Çocuk dediğime bakmayın, aradan geçen 40 küsür yılda çok şey gördü geçirdi metal müzik. Olgunlaşma dönemini çoktan atlattı, artık kabul ettirdi kendini tüm dünyaya. Londra'nın arka sokaklarında bir grup genç tarafından yapılmıyor sadece en azından. "Çocuk dediğime bakmayın" dediğime de bakmayın aslında, ne bir blues kadar, bir jazz kadar, bir Beethoven kadar, ne de bir Bach kadar eski değil. Ama en az onlar kadar, hatta belki de onlardan bile daha fazla hayran kitlesine sahip.
Bu yazıda aslında o 40 yılın tamamına elimden geldiğince göz atmaya çalışacaktım, ama bunla ilgili kaynaklar zaten mevcut. Belgeseller de var, meraklıları oralardan her şeyi öğrenebilirler. Yine de ileriki bir zamanda böyle bir yazı yazacağımdan da kendi adıma çok emin olduğumu söylemeliyim.
Bu yazının asıl amacına gelecek olursak; "İlk metal şarkısı?" sorusuna bir cevap vermek. Bu uzun yıllardır çok tartışmalı olan bir konu, net bir cevap vermek imkansız. Kimisi Blue Cheer'in "Summertime Blues" cover'ı için ilk metal soundlu şarkı diyor; kimisi Beatles'tan "Helter Skelter" için o görüşte bulunuyor, kimisi Pink Floyd'dan "Nile Song" diyor. Kimisi de, ki bunların arasında ben de varım, Black Sabbath'in grup ismiyle aynı adı taşıyan albümünün ve yine aynı ismi taşıyan şarkısının bu alanda bir ilk olduğunu düşünüyor.
Şimdi zamanda 42 yıl geriye gidiyor ve belki de heavy metal türüne tam anlamıyla sokulabilecek ilk şarkı olan Black Sabbath'a uzanıyoruz:
Blog yazarına ulaşmak için " http://twitter.com/#!/eraykskci "
adresini takip edebilirsiniz.
Gün
içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana
ulaştırabilirsiniz. Herkese iyi günler.
11 Eylül 2012 Salı
14 Ağustos 2012 Salı
NBA'de Değişen Güç Dengeleri
Bu yazıyı yazmayı uzun zamandır planlıyordum aslında, son Howard takasından sonra da zamanının geldiğini düşündüm. Lig bambaşka bir hal almaya başladı çünkü, süperstarlar bir bir toplanıyorlar aynı takımlara. Amaç aynı; yüzük almak. Yüzük almak tabi ki çok önemli bir olay bu oyunda, bu ligde. Ama yine de bir şeylerin yanlış yapıldığı hissi de uyanıyor çoğu izleyicide.
Bu aralar çokça duymaya başlamışsınızdır; "NBA'in eski tadı kalmadı, eski heyecanı yok, eskiden böyle miydi?" vb cümleleri. Herkes ikiye bölünmüş durumda. Bir bölüm bu görüşe katılırken diğer bölüm tamamiyle reddedip artık daha zevkli olduğunu savunuyor. Daha zevkli diyen bölümün de yeni nesil NBA seyircileri olduğunu belirtmek isterim, eskilerden de çok çok nadir de olsa "Şu an daha zevkli bir lig" diyenler var.
Bana sorarsanız ben de eski izleyicilerden olarak ligin son halini pek ilgi çekici bulmuyorum. Çoğu maç izlenmiyor bile, lig zevkli diyenler için söylüyorum, hanginiz bir Toronto-Cleveland maçını ilgi çekici buluyorsunuz? Veya bir Hornets-Wizards maçına ne dersiniz? Bobcats'in maçlarını da 4 gözle beklediğinizi itiraf edin hadi, hatta bundan sonra Magic de çok ilgi çekici maçlara imza atacaktır, kaçırmasanız iyi edersiniz.
Bu takımların maçları izlenmiyor, izlense bile hava atışı yapılmadan uyuyakalınması kaçınılmaz. O derece sıkıcı karşılaşmalar, bu maçlara taraftar çekmek de kolay değil. Üstüne para verseniz gitmeyecek adamlar var. "Ligin popülaritesi artsın diye bunlara izin veriliyor." derken izleyici kaybedildiğinin de farkında olmak gerek aslında. Eskiden mesela, az önce saydığım takımların maçları daha çok izlenirdi, en azından izlenirdi. Toronto Chris Bosh için, Cleveland'ı söylemiyorum bile, Orlando izlenirdi, Phoenix izlenirdi. Artık izlenmeyecekler.
Çekişme ne alemde peki? Ben bir çekişme göremiyorum; Miami Lakers Oklahoma üçlüsü arasında geçecek sezon. Halbuki bir kaç sezon öncesine kadar da net bir şekilde gördüğümüz gibi, her bir süperyıldız bir takımı playofflarda ileri götürmek için yeterli. Ama süperyıldızsız çoğu takım bir hiç durumunda. Bakın Bulls'a, en yakın örnek onlar. Rose sakatlandı, ortada takım kalmadı. Bakın Magic'e, Howard oynamayınca sayı atamıyorlar. Cleveland'a bakın, Lebron gittikten sonra iyi oynadıkları tek maç yok. Toronto öyle keza, Bosh gittikten sonra adam gibi galibiyet yüzü göremediler. Phoenix'e de tanık olacağız, Nash'siz nasıl dibe vuracaklar bakalım. Hornets'i de gördük ayrıca Chris Paul'süz.
Dediğim gibi, eskiden çok fazla takımın şampiyonluk şansı vardı. Hemen her takımın bir süperyıldızı vardı, takımlar arasında uçurum yoktu. Herkes herkesi yenebiliyordu, şimdi öyle mi? Bazı takımların iki, bazılarının 3 hatta 4 süperyıldızı var. E bu ligde her saniye bir süperyıldız da yetişmediğine göre en fazla 10 takım dışında hepsi boş kalıyor. İyi oyuncuları var belki ama süperyıldızları yok. Bazılarının adam gibi oyuncusu bile yok. Bobcats'in çoğu takımı yenmesi imkansız, Kings'in öyle, Raptors'un öyle, Cleveland'ın öyle. Bu takımların play-offa girme şansı bile yok. Yer işgal ediyorlar sadece o kadar.
Siz kendi tuttuğunuz takımdan düşünün mesela, futbol takımı ama. X takımının taraftarısınız, takımınıza bir yıldız oyuncu buldunuz, yetiştirdiniz geliştirdiniz. Bir kaç sezon oynadı, parladığı an hop büyük bir takım geldi aldı. Yine eliniz boş kaldınız, yeni bir yıldız çıkana kadar bekleme moduna geçtiniz. Yenisi geldiğinde o da gidecek gerçi, siz de biliyorsunuz. Bu gerçekten üzücü bir durum, taraftarlar içinse hayattan soğuma nedeni. Lebron formalarının yakıldığı günleri unutanınız var mı?
Sonuç olarak; böyle bir kaç takımın arasında geçen bir ligin zevkli olduğunu kim söyleyebilir ki? Nash-Kobe-Artest-Gasol-Howard 5i ile başa çıkabilecek takım sayısı en fazla 5 6 tane. Gerisi çok zor. Şunu kabul ediyorum bakın, bu 5i izlemek çok zevkli olacaktır. Miami-Lakers olsun, OKC-Miami olsun, diğer büyük takımların birbirleriyle yaptıkları maçlar çok çok keyifli geçecektir. Ama ya diğer maçlar? Bu süperyıldızlar takımlarında kalsaydı eğer daha çok zevkli maç izleyecektik. Bu şuna benziyor, ağzınıza her seferinde birer sakız atarak daha uzun süre tat almak mı, yoksa hepsini aynı anda atıp daha kısa zamanda daha çok tat almak mı? Ben olayın süreklilik tarafında olduğumdan daha çok keyifli maç isterdim. Tek maçta aşırı eğlenip sonra orta düzey bir Avrupa Ligi takımı kalitesindeki takımların maçlarını izlemek zorunda kalmak hiç de hoş bir durum değil çünkü.
Peki kim bunun suçlusu? Bunun için kimseyi suçlayamazsınız aslında, NBA yönetimini de suçlayamazsınız, oyuncuları da suçlayamazsınız. Herkes yüzük kazanmak ister, oyuncuların mentaliteleri bu yüzden biraz daha değişmiş durumda bu yıllarda. Aceleci davrandıklarını söyleyebiliriz ama, Lebron bir kaç sezon daha kalabilirdi mesela. Ama Nash artık kariyerini noktalamak üzere, onun Lakers seçimi beni mutlu etti örneğin. Yüzük almasını umuyorum Nash'in.
Burda Oklahoma City Thunder'a da kısa bir paragraf ayırmadan geçersem ayıp olurdu. Draftlarla kurdukları 2 süperyıldızlı kadroları ve yanlarıına yerleştirdikleri muhteşem ek parçalarla gerçekten bileklerinin haklarıyla bu noktaya geldiler. Kadrolarını korumayı başarırlarsa bir kaç sezon içerisinde bir yüzük onları bekliyor bana kalırsa, kaldı ki bu Lakers ile Batı'da başa çıkabilecek tek takım görünümündeler. İşin özü; Thunder yönetimini oldukça başarılı buluyorum.
Durum özetle böyle, NBA'de güç dengeleri artık allak bullak. Güçlü takımlar daha da güçleniyor, zayıf takımlar daha da zayıf hale geliyor. Aradaki makas iyice açılıyor, yeni sezonda artık çok daha az zevkli maç izleyeceğiz, çok daha az takımın maçını takip edeceğiz. Bu maçlarda geçen sezonlara göre daha fazla zevk alacağız ama, çok az böyle maç olacak. Çünkü bu kadrolara sahip takım sayısı az. Yine de herkesin zevki kendine, böyle olmasından hoşnut olan da var. Biz yine de NBA NBA'dir diyerek keyif almaya çalışalım her maçtan, bakalım bu dengeler nereye kadar bozulacak?
Blog yazarına ulaşmak için " http://twitter.com/#!/eraykskci " adresini takip edebilirsiniz.
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. Herkese iyi günler.
Bu aralar çokça duymaya başlamışsınızdır; "NBA'in eski tadı kalmadı, eski heyecanı yok, eskiden böyle miydi?" vb cümleleri. Herkes ikiye bölünmüş durumda. Bir bölüm bu görüşe katılırken diğer bölüm tamamiyle reddedip artık daha zevkli olduğunu savunuyor. Daha zevkli diyen bölümün de yeni nesil NBA seyircileri olduğunu belirtmek isterim, eskilerden de çok çok nadir de olsa "Şu an daha zevkli bir lig" diyenler var.
Bana sorarsanız ben de eski izleyicilerden olarak ligin son halini pek ilgi çekici bulmuyorum. Çoğu maç izlenmiyor bile, lig zevkli diyenler için söylüyorum, hanginiz bir Toronto-Cleveland maçını ilgi çekici buluyorsunuz? Veya bir Hornets-Wizards maçına ne dersiniz? Bobcats'in maçlarını da 4 gözle beklediğinizi itiraf edin hadi, hatta bundan sonra Magic de çok ilgi çekici maçlara imza atacaktır, kaçırmasanız iyi edersiniz.
Bu takımların maçları izlenmiyor, izlense bile hava atışı yapılmadan uyuyakalınması kaçınılmaz. O derece sıkıcı karşılaşmalar, bu maçlara taraftar çekmek de kolay değil. Üstüne para verseniz gitmeyecek adamlar var. "Ligin popülaritesi artsın diye bunlara izin veriliyor." derken izleyici kaybedildiğinin de farkında olmak gerek aslında. Eskiden mesela, az önce saydığım takımların maçları daha çok izlenirdi, en azından izlenirdi. Toronto Chris Bosh için, Cleveland'ı söylemiyorum bile, Orlando izlenirdi, Phoenix izlenirdi. Artık izlenmeyecekler.
Çekişme ne alemde peki? Ben bir çekişme göremiyorum; Miami Lakers Oklahoma üçlüsü arasında geçecek sezon. Halbuki bir kaç sezon öncesine kadar da net bir şekilde gördüğümüz gibi, her bir süperyıldız bir takımı playofflarda ileri götürmek için yeterli. Ama süperyıldızsız çoğu takım bir hiç durumunda. Bakın Bulls'a, en yakın örnek onlar. Rose sakatlandı, ortada takım kalmadı. Bakın Magic'e, Howard oynamayınca sayı atamıyorlar. Cleveland'a bakın, Lebron gittikten sonra iyi oynadıkları tek maç yok. Toronto öyle keza, Bosh gittikten sonra adam gibi galibiyet yüzü göremediler. Phoenix'e de tanık olacağız, Nash'siz nasıl dibe vuracaklar bakalım. Hornets'i de gördük ayrıca Chris Paul'süz.
Dediğim gibi, eskiden çok fazla takımın şampiyonluk şansı vardı. Hemen her takımın bir süperyıldızı vardı, takımlar arasında uçurum yoktu. Herkes herkesi yenebiliyordu, şimdi öyle mi? Bazı takımların iki, bazılarının 3 hatta 4 süperyıldızı var. E bu ligde her saniye bir süperyıldız da yetişmediğine göre en fazla 10 takım dışında hepsi boş kalıyor. İyi oyuncuları var belki ama süperyıldızları yok. Bazılarının adam gibi oyuncusu bile yok. Bobcats'in çoğu takımı yenmesi imkansız, Kings'in öyle, Raptors'un öyle, Cleveland'ın öyle. Bu takımların play-offa girme şansı bile yok. Yer işgal ediyorlar sadece o kadar.
Siz kendi tuttuğunuz takımdan düşünün mesela, futbol takımı ama. X takımının taraftarısınız, takımınıza bir yıldız oyuncu buldunuz, yetiştirdiniz geliştirdiniz. Bir kaç sezon oynadı, parladığı an hop büyük bir takım geldi aldı. Yine eliniz boş kaldınız, yeni bir yıldız çıkana kadar bekleme moduna geçtiniz. Yenisi geldiğinde o da gidecek gerçi, siz de biliyorsunuz. Bu gerçekten üzücü bir durum, taraftarlar içinse hayattan soğuma nedeni. Lebron formalarının yakıldığı günleri unutanınız var mı?
Sonuç olarak; böyle bir kaç takımın arasında geçen bir ligin zevkli olduğunu kim söyleyebilir ki? Nash-Kobe-Artest-Gasol-Howard 5i ile başa çıkabilecek takım sayısı en fazla 5 6 tane. Gerisi çok zor. Şunu kabul ediyorum bakın, bu 5i izlemek çok zevkli olacaktır. Miami-Lakers olsun, OKC-Miami olsun, diğer büyük takımların birbirleriyle yaptıkları maçlar çok çok keyifli geçecektir. Ama ya diğer maçlar? Bu süperyıldızlar takımlarında kalsaydı eğer daha çok zevkli maç izleyecektik. Bu şuna benziyor, ağzınıza her seferinde birer sakız atarak daha uzun süre tat almak mı, yoksa hepsini aynı anda atıp daha kısa zamanda daha çok tat almak mı? Ben olayın süreklilik tarafında olduğumdan daha çok keyifli maç isterdim. Tek maçta aşırı eğlenip sonra orta düzey bir Avrupa Ligi takımı kalitesindeki takımların maçlarını izlemek zorunda kalmak hiç de hoş bir durum değil çünkü.
Peki kim bunun suçlusu? Bunun için kimseyi suçlayamazsınız aslında, NBA yönetimini de suçlayamazsınız, oyuncuları da suçlayamazsınız. Herkes yüzük kazanmak ister, oyuncuların mentaliteleri bu yüzden biraz daha değişmiş durumda bu yıllarda. Aceleci davrandıklarını söyleyebiliriz ama, Lebron bir kaç sezon daha kalabilirdi mesela. Ama Nash artık kariyerini noktalamak üzere, onun Lakers seçimi beni mutlu etti örneğin. Yüzük almasını umuyorum Nash'in.
Burda Oklahoma City Thunder'a da kısa bir paragraf ayırmadan geçersem ayıp olurdu. Draftlarla kurdukları 2 süperyıldızlı kadroları ve yanlarıına yerleştirdikleri muhteşem ek parçalarla gerçekten bileklerinin haklarıyla bu noktaya geldiler. Kadrolarını korumayı başarırlarsa bir kaç sezon içerisinde bir yüzük onları bekliyor bana kalırsa, kaldı ki bu Lakers ile Batı'da başa çıkabilecek tek takım görünümündeler. İşin özü; Thunder yönetimini oldukça başarılı buluyorum.
Durum özetle böyle, NBA'de güç dengeleri artık allak bullak. Güçlü takımlar daha da güçleniyor, zayıf takımlar daha da zayıf hale geliyor. Aradaki makas iyice açılıyor, yeni sezonda artık çok daha az zevkli maç izleyeceğiz, çok daha az takımın maçını takip edeceğiz. Bu maçlarda geçen sezonlara göre daha fazla zevk alacağız ama, çok az böyle maç olacak. Çünkü bu kadrolara sahip takım sayısı az. Yine de herkesin zevki kendine, böyle olmasından hoşnut olan da var. Biz yine de NBA NBA'dir diyerek keyif almaya çalışalım her maçtan, bakalım bu dengeler nereye kadar bozulacak?
Blog yazarına ulaşmak için " http://twitter.com/#!/eraykskci " adresini takip edebilirsiniz.
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. Herkese iyi günler.
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Dream Team 2: 2012 Londra Olimpiyatları
Bir olimpiyat maratonunu daha dün itibariyle geride bıraktık. Bir çok branşta inanılmaz performanslar, olimpiyat ve dünya rekorları, kazanan ve kaybeden favoriler gördük. Yeri geldi tüm dünya ile aynı anda aynı yarışı izledik, yeri geldi "Benim dışında şu an bu yarışı izleyen var mıdır lan acaba?" dedik. Sonuç olarak genel kanıya bakılırsa eğlendik.
Biz işin basketbol kısmına bir göz atalım. Bu olimpiyatlara girerken hiç kimsenin basketbolda altın madalyanın kime gideceği konusunda bir kuşkusu yoktu. Dünyada basketbolun başkenti olan Amerika olimpiyatlara rüya bir kadroyla geliyor, otoriteler başta olmak üzere tüm dünya 92' Rüya Takımı'nı anımsıyordu. O takım olimpiyatları yerle bir etmiş, adeta tarihin en büyük hezimetini yaşatmıştı dünyaya. Bu takımın da pek eksik bir tarafı kalmayacağını düşünüyordu herkes, iki takım arasında da atışmalar yaşanıyordu sürekli. "Biz onları yeneriz, rüya görmesinler" gibi gibi. Bu yazıda Amerika'nın bu olimpiyatlardaki rekorlarına değineceğim ancak önce kısa kısa cümlelerle yaptıkları maçlara bakalım.
İlk maçı Fransa karşısında 98-71lik bir skorla çok rahat geçti Amerika. Çok iyi bir performanstı fakat herkes daha iyisinin olabileceğinin farkındaydı yine de.
Daha sonra Tunus karşısına çıktı Amerika. Herkes farkın 40ı geçip geçmeyeceğini konuşuyordu, durumu özetlemek için gösterilebilecek en büyük kanıt da bu sanırım. Nitekim Amerika 110-63 ile 47 farklı bir galibiyet daha elde ederek izleyenlere rüya takımın devamını göstermeyi başarıyordu.
Gruptaki 3. maçta ise bir tarihe imza atılıyordu. Nijerya karşısında 156-73lük üstünlük kuran Amerika 83 farka ulaşarak olimpiyat rekorunu kırıyordu. Bu galibiyetle de "rüya takımdan iyiler" diyenlerin sayısı iyice artıyordu.
Grubun 4. maçında biraz rehavet, biraz da güçlü Litvanya ekolü Amerikan'ların ayağının biraz da olsa yere basmasını sağlıyordu, oldukça zorlanan Amerika 99-94le sahadan galip ayrılıyordu.
Grubun 5. ve son maçında Arjantın'le oynayan Amerika Ginobili'nin tüm çabalarına rağmen yine çok rahat bir galibiyet elde ediyordu, 97-126. Artık sıra eleme maçlarına gelmişti.
Çeyrek finallerde Avustralya ile oynayan Amerika için maç beklenildiği gibi kolay geçiyordu, 119-86.
Yarıfinalde bir kez daha Arjantin'i konuk eden Amerika yine rahat bir maç çıkarıyor, 109-83 kazanarak finalde İspanya'yı beklemeye geçiyordu.
Final beklenildiğinden zor geçiyordu, Amerika'ya her zaman ters gelen İspanya bu sefer de oldukça zorluyordu, sonuna kadar başa baş bir maç götürmelerine rağmen altını 107-100 yenilerek kaptırıyorlardı. Böylece Amerika zor da olsa altını almayı başardı ve tüm dünyanın beklenildiği gibi basketbol erkekler branşı tamamlandı.
Şimdi geçelim rekorlarına:
*** Amerika olimpiyatlar basketbol erkek branşında 14. kez altın madalya almayı başardı.
*** Amerika milli basketbol takımı olimpiyatlarda üst üste 17. galibiyetini almayı başardı.
*** Amerika milli basketbol takımı üst üste 50. kez maç kazandı.
*** Kevin Durant ülkesi adına olimpiyat finali maçında en çok sayı atan oyuncu oldu (30)
*** Kevin Durant Amerika Basketbol Milli takımı tarihinde olimpiyatlarda 30+ sayı atan 5. oyuncu oldu; diğerleri Adrian Dantley (30, 1976), Charles Barkley (30, 1992), Stephon Marbury (31, 2004) ve Carmelo Anthony (37, 2012).
*** Kevin Durant Amerika Basketbol milli takımı tarihinde bir olimpiyatta en çok sayı atan oyuncu olmayı başardı (156 sayı). Eski rekor 1968 Olimpiyatlarında 145 sayı atan Spencer Haywood'a aitti.
*** Kevin Durant bu olimpiyatların tüm ülkeler alanında da en çok sayı atan oyuncusu olmayı başardı. Arkasından 155 ile Manu Ginobili ve 153 ile Pau Gasol geliyordu.
*** Kevin Durant ülkesi adına bir olimpiyatta en çok üçlük atan oyuncu olmayı da başardı, 34 üçlük ile. Eski rekor 17şer üçlükle Reggie Miller (1996) ve Kobe Bryant'a aitti (2008)
*** Amerika erkek basketbol takımı bu olimpiyatlarda maç başına 16 üçlük atarken diğer hiç bir takım bu alanda çift haneli istatistiğe ulaşamadı.
*** Lebron James olimpiyat kariyerinde 273. sayısına ulaştı ve bu alanda ülkesi adına 2. sıraya yerleşti, rekor 280 ile David Robinson'da.
*** Lebron James Michael Jordan (1992) ile birlikte aynı sene hem olimpiyat altını, hem NBA şampiyonluğu, hem de NBA MVP'liği kazanan 2. oyuncu oldu.
*** 1992 Rüya Takım'ı maç başına 117.3 sayı atmış ve yaklaşık 44 sayı fark ortalamasıyla oynamıştı, 2012 Amerika takımı ise 115.5 sayı attı ve 32 sayı ortalamasıyla oynadı.
*** 1992 Rüya Takımı 8 maçında da çift haneli farkla ulaşırken 2012 takımı 2 maçta 10+ fark atamadı.
Özetle, ikinci bir Dream Team kasırgası daha geçirdi dünya. Gerçekten inanılmaz oynadılar, güzel de bir final maçı seyrettirdiler İspanya ile birlikte. Artık yavaş yavaş NBA'i beklemeye geçiyoruz.
Blog yazarına ulaşmak için " http://twitter.com/#!/eraykskci " adresini takip edebilirsiniz.
Biz işin basketbol kısmına bir göz atalım. Bu olimpiyatlara girerken hiç kimsenin basketbolda altın madalyanın kime gideceği konusunda bir kuşkusu yoktu. Dünyada basketbolun başkenti olan Amerika olimpiyatlara rüya bir kadroyla geliyor, otoriteler başta olmak üzere tüm dünya 92' Rüya Takımı'nı anımsıyordu. O takım olimpiyatları yerle bir etmiş, adeta tarihin en büyük hezimetini yaşatmıştı dünyaya. Bu takımın da pek eksik bir tarafı kalmayacağını düşünüyordu herkes, iki takım arasında da atışmalar yaşanıyordu sürekli. "Biz onları yeneriz, rüya görmesinler" gibi gibi. Bu yazıda Amerika'nın bu olimpiyatlardaki rekorlarına değineceğim ancak önce kısa kısa cümlelerle yaptıkları maçlara bakalım.
İlk maçı Fransa karşısında 98-71lik bir skorla çok rahat geçti Amerika. Çok iyi bir performanstı fakat herkes daha iyisinin olabileceğinin farkındaydı yine de.
Daha sonra Tunus karşısına çıktı Amerika. Herkes farkın 40ı geçip geçmeyeceğini konuşuyordu, durumu özetlemek için gösterilebilecek en büyük kanıt da bu sanırım. Nitekim Amerika 110-63 ile 47 farklı bir galibiyet daha elde ederek izleyenlere rüya takımın devamını göstermeyi başarıyordu.
Gruptaki 3. maçta ise bir tarihe imza atılıyordu. Nijerya karşısında 156-73lük üstünlük kuran Amerika 83 farka ulaşarak olimpiyat rekorunu kırıyordu. Bu galibiyetle de "rüya takımdan iyiler" diyenlerin sayısı iyice artıyordu.
Grubun 4. maçında biraz rehavet, biraz da güçlü Litvanya ekolü Amerikan'ların ayağının biraz da olsa yere basmasını sağlıyordu, oldukça zorlanan Amerika 99-94le sahadan galip ayrılıyordu.
Grubun 5. ve son maçında Arjantın'le oynayan Amerika Ginobili'nin tüm çabalarına rağmen yine çok rahat bir galibiyet elde ediyordu, 97-126. Artık sıra eleme maçlarına gelmişti.
Çeyrek finallerde Avustralya ile oynayan Amerika için maç beklenildiği gibi kolay geçiyordu, 119-86.
Yarıfinalde bir kez daha Arjantin'i konuk eden Amerika yine rahat bir maç çıkarıyor, 109-83 kazanarak finalde İspanya'yı beklemeye geçiyordu.
Final beklenildiğinden zor geçiyordu, Amerika'ya her zaman ters gelen İspanya bu sefer de oldukça zorluyordu, sonuna kadar başa baş bir maç götürmelerine rağmen altını 107-100 yenilerek kaptırıyorlardı. Böylece Amerika zor da olsa altını almayı başardı ve tüm dünyanın beklenildiği gibi basketbol erkekler branşı tamamlandı.
Şimdi geçelim rekorlarına:
*** Amerika olimpiyatlar basketbol erkek branşında 14. kez altın madalya almayı başardı.
*** Amerika milli basketbol takımı olimpiyatlarda üst üste 17. galibiyetini almayı başardı.
*** Amerika milli basketbol takımı üst üste 50. kez maç kazandı.
*** Kevin Durant ülkesi adına olimpiyat finali maçında en çok sayı atan oyuncu oldu (30)
*** Kevin Durant Amerika Basketbol Milli takımı tarihinde olimpiyatlarda 30+ sayı atan 5. oyuncu oldu; diğerleri Adrian Dantley (30, 1976), Charles Barkley (30, 1992), Stephon Marbury (31, 2004) ve Carmelo Anthony (37, 2012).
*** Kevin Durant Amerika Basketbol milli takımı tarihinde bir olimpiyatta en çok sayı atan oyuncu olmayı başardı (156 sayı). Eski rekor 1968 Olimpiyatlarında 145 sayı atan Spencer Haywood'a aitti.
*** Kevin Durant bu olimpiyatların tüm ülkeler alanında da en çok sayı atan oyuncusu olmayı başardı. Arkasından 155 ile Manu Ginobili ve 153 ile Pau Gasol geliyordu.
*** Kevin Durant ülkesi adına bir olimpiyatta en çok üçlük atan oyuncu olmayı da başardı, 34 üçlük ile. Eski rekor 17şer üçlükle Reggie Miller (1996) ve Kobe Bryant'a aitti (2008)
*** Amerika erkek basketbol takımı bu olimpiyatlarda maç başına 16 üçlük atarken diğer hiç bir takım bu alanda çift haneli istatistiğe ulaşamadı.
*** Lebron James olimpiyat kariyerinde 273. sayısına ulaştı ve bu alanda ülkesi adına 2. sıraya yerleşti, rekor 280 ile David Robinson'da.
*** Lebron James Michael Jordan (1992) ile birlikte aynı sene hem olimpiyat altını, hem NBA şampiyonluğu, hem de NBA MVP'liği kazanan 2. oyuncu oldu.
*** 1992 Rüya Takım'ı maç başına 117.3 sayı atmış ve yaklaşık 44 sayı fark ortalamasıyla oynamıştı, 2012 Amerika takımı ise 115.5 sayı attı ve 32 sayı ortalamasıyla oynadı.
*** 1992 Rüya Takımı 8 maçında da çift haneli farkla ulaşırken 2012 takımı 2 maçta 10+ fark atamadı.
Özetle, ikinci bir Dream Team kasırgası daha geçirdi dünya. Gerçekten inanılmaz oynadılar, güzel de bir final maçı seyrettirdiler İspanya ile birlikte. Artık yavaş yavaş NBA'i beklemeye geçiyoruz.
Blog yazarına ulaşmak için " http://twitter.com/#!/eraykskci " adresini takip edebilirsiniz.
Gün
içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana
ulaştırabilirsiniz. Herkese iyi günler.
22 Temmuz 2012 Pazar
Iron Maiden
Dünyaya ikinci kez gelme şansım olsaydı eğer, sadece müzik dinleyebilmek için gelirdim. Müzik bana kalırsa insanlığın en büyük buluşlarından biri. Müzik olmadan insanlar neler yapıyordu, müziksiz nasıl yaşıyordu çok merak ediyorum. Müzik olmadan ruhu nasıl rahatlıyordu insanların, çok merak ediyorum. Çünkü müzik öyle bir şey ki, üzgünken açar dinlersin. Çok neşeliyken açar eğlenirsin. Canık sıkkındır, sıkıntın geçsin diye dinlersin. Dertlenirsin, rahatlamak için dinlersin. Bazen rahat düşünmek için dinlersin, bazen ağlamak için. Bazen birini hatırlatması için, bazen de birini unutturması için dinlersin. Kısacası, her ruh hali için farklı bir müzik türü, farklı bir sanatçı, farklı bir grup vardır.
Mesela derdin vardır, Madrugada açarsın. Çok enerjiksindir, Slayer takılırsın. Bazen çok ters adamsındır, Amon Amarth açar ağlarsın. Kafan dumanlıdır, Duman açar, açılırsın. Sadece metal de değil, ruh haline hangi sanatçı uyuyorsa -ki bu Rihanna da olabilir, Skrillex de, Taylor Swift de, Pink de, Eminem de, Sibel Can da (Bu olmasın vazgeçtim) olabilir- onu dinlersin.
Özetle; her sanatçı, her grup, her şarkı bir ruh haline iyi gelir. Ruh haline göre yer alırlar hayatında. Mutluyken dinlemeyi bırakırsın bazılarını, bazılarını da üzgünken dinlemezsin. Ama bazıları vardır ki, hangi ruh halinde dinlersen o ruh haline uyarlar. Hatta bazen seni yönetirler, ruh halini bile kafalarına göre değiştirirler. Mutluyken denk gelirsin, ağlatırlar. Üzgünken denk gelirsin, mutlu yaparlar. Hayatının her saniyesini işgal etmişlerdir bu bazıları, ne yaparsan yap kurtulamazsın. Dinledikçe kendinden bir şeyler bulursun, tamamlarsın kendini. Fazla yoktur bu bazılarından, belki bir. Belki iki tanedirler.
Benim için bu "bazıları", Iron Maiden'dır. Maiden'a o kadar bağlıyım ki, her dinleyişimde "İyi ki bu grubu dinliyorum" diye mutlu olurum, böyle bir şansa sahip olduğum için. Maiden dinlemek büyük bir ayrıcalıktır çünkü. Her ruh haline fazlasıyla uyum sağlayan bir gruptur Maiden çünkü. En iyi dostundur bazen, Dickinson'ın sesini bazı günler en iyi arkadaşının sesinden daha fazla duyarsın çünkü. Sevdiğin kızdan değerlidir bazen, onla konuşmak istemezken kulağına Harris'in bass melodileri akıp durur çünkü.
Maiden öyle bir yere sahip ki bende, çoğu insan onlar kadar önemli olamaz benim için. Çok açık ve net bağımlısıyımdır da, bir kere bile Maiden şarkısına denk geldiğimde "Dinleyemem şu an bunu" diyip geçmemişimdir. Bir nevi saygı gibi. Gözümde müzik tarihinin en büyük grubunun üyeleri olarak gördüğüm adamlara karşı saygı için.
Yaşamdır Maiden, yavaş başlar şarkıları. Hazırlar seni diğer dakikaları için. Aynı bir annenin, bir babanın bebeğini sevgiyle kucaklaması, dünyanın içine çekilmeden önce en azından kendi kucağında rahat ettirmesi, huzur vermesi gibi.
Sonra hızlanır şarkılar, tekrar yavaşlar, tekrar hızlanır. Hayatın geri kalanını ifade eder o inişler çıkışlar. Yıkımları, zirve noktalarını belirtir, anlatır. Sevgilinden ayrılışını, çok iyi bir işe alınmanı, arabanla kaza yapmanı, belki de yeni bir eve taşınmanı, zengin olmanı anlatır. Notalarla yaşamı özetler. Şarkının bir yerinde coşarken, bir yerinde düşüncelere dalarsın. Tıpkı gerçek hayat gibi.
En sonda şarkı yine yavaşlar, hafif bir melodi ile biter. Bu da yaşamın sonunu ifade eder. Bir yaşamı betimlemiştir şarkı. Şarkı bittiğinde bir boşluğa düşersin, saniyeler sonra yeni şarkı başlayana kadar. Yeni Maiden şarkısı, yeni bir hayat demektir. Her şarkı, farklı bir hayat.
Maiden benim için asla sadece bir müzik grubu olmadı, her denk gelişimde beni mutlu eden bir şey zaten sadece bir müzik grubu olamaz. Çok daha büyük, çok daha farklı, çok daha doğaüstü bir şey Maiden. Tek başına bile oldukça güçlü bir yaşama sebebi Maiden. Aldığım havanın bileşeni Maiden, içtiğim suyun formülü Maiden, aldığım enerji Maiden, her şey Maiden.
Iron Maiden, abartılmayı sonuna kadar hak eden tek gruptur belki de. Şarkısını dinlerken, yavaş melodi geldiğinde, notalar arasındaki o saliselik boşluklarda bile sabırsız olmaktır. O zaman aralığına hayatını akıtmaktır. Aslında çok çok değerli olan saniyelerin, 3 saniyenin en az 2sinin kendisine ayrılması gereken bir gruptur Maiden. "Bir kere geliyorum dünyaya, onda da doya doya bu adamları dinlerim" denilmesi gereken bir gruptur. Hobi olarak değil, yaşamsal faaliyet olarak görülmesi gereken bir gruptur Maiden. Abartılmayı hakedendir, tekrarlıyorum.
Kelimelerle anlatılamaz olandır aslında Maiden, anlatılmaması gerekendir zaten. Anlatılması değil, yaşanması gerekendir. Yaşam görüşüdür Maiden. Tünelin sonunda beliren ışık değil, tüm tüneli aydınlatan ışıktır. Maiden sevilen bir şey değildir, sevginin ta kendisidir. Dinlendiği her saniye için insana kendini şanslı hissettirendir. Övüle övüle bitirilemeyendir. 3 gitarla insanı kendinden geçirip ayaklarını yerden keserken, baterisiyle yine kendine getirendir. Bas gitarıyla kendine hapsederken aynı zamanda da vokaliyle özgürleştirendir.
Her şarkısında başka bir şey bulursun Maiden'ın. Hallowed Be Thy Name, metale başladığım gece dinlediğim iki şarkıdan biridir. Kutsaldır benim için resmen. Fear Of The Dark, her dinleyişinde daha da güzelleşen bir şarkıdır. Wasting Love, en büyük favorimdir. İçten içe öldürür adamı. The Trooper, gaza getirir. The Nomad, interlude'uyla bambaşka dünyalara götürür. Dance of Death, baştan sona insanla müziği öğretir, "Bu şarkıysa diğerleri neydi?" dedirtir. Nodding Donkey Blues, blues'u Maiden'la buluşturunca neler olabileceğini gösterir. Daha bir çok şarkısı vardır, ölmeden dinlenmesi gereken, hepsini dinleyip kendi kelimelerinizle anlatmanız gereken.
Wasted Years, Afraid To Shoot A Stranger, Fear Is The Key, Childhood's End, Prowler (Efsanenin başladığı şarkıdır, ayrıdır), Stranger World, COMING HOME, MOTHER OF MERCY, The Man Who Would Be King, When The Wild Wind Blows, Different World, Brighter Than A Thousand Suns, The Pilgrim, OUT OF THE SHADOWS, The Reincarnation Of Benjamin Bregg, For The Greater God Of God, Lord Of Light, The Legacy, NO PRAYER FOR THE DYING, These Colours Don't Run, Rainmaker, NO MORE LIES, Montsigur, Paschendale, Face In The Sand, Age Of Innocence, Ghost Of The Navigator, Brave New World, Blood Brothers, The Mercenary, Out Of The Silent Planet, The Thin Line Between Love And Hate, LIGHTNING STRIKES TWICE, The Clansman, When Two Worlds Collide, The Educated Fool, Don't Look To Eyes Of A Stranger, COMO ESTAIS AMIGOS, Man On The Edge, Fortunes Of War, THE AFTERMATH, Judgement Of Heaven, Blood On The World's Hands, The Edge Of Darkness, 2A.M., Fates Warning, Run Silent Run Deep, Infinite Dreams, The Prophecy, Only The Good Die Young, Caught Somewhere In Time, The Loneliness Of The Long Distance Runner, Phantom Of The Opera, Seventh Son Of A Seventh Son, The Evil That Men Do, Deja-Vu, CHILDREN OF THE DAMNED, Aces High, To Tame A Land, Still Life, Flash Of The Blade... Ve bana göre bunlar yalnızca çok iyi olanlar. Kalan tüm şarkıları da iyi zaten.
Son olarak; eğer "Sadece tek bir müzik grubu/sanatçı dinleyeceksin" denseydi, hiç düşünmeden Maiden'ı seçerdim.
Mesela derdin vardır, Madrugada açarsın. Çok enerjiksindir, Slayer takılırsın. Bazen çok ters adamsındır, Amon Amarth açar ağlarsın. Kafan dumanlıdır, Duman açar, açılırsın. Sadece metal de değil, ruh haline hangi sanatçı uyuyorsa -ki bu Rihanna da olabilir, Skrillex de, Taylor Swift de, Pink de, Eminem de, Sibel Can da (Bu olmasın vazgeçtim) olabilir- onu dinlersin.
Özetle; her sanatçı, her grup, her şarkı bir ruh haline iyi gelir. Ruh haline göre yer alırlar hayatında. Mutluyken dinlemeyi bırakırsın bazılarını, bazılarını da üzgünken dinlemezsin. Ama bazıları vardır ki, hangi ruh halinde dinlersen o ruh haline uyarlar. Hatta bazen seni yönetirler, ruh halini bile kafalarına göre değiştirirler. Mutluyken denk gelirsin, ağlatırlar. Üzgünken denk gelirsin, mutlu yaparlar. Hayatının her saniyesini işgal etmişlerdir bu bazıları, ne yaparsan yap kurtulamazsın. Dinledikçe kendinden bir şeyler bulursun, tamamlarsın kendini. Fazla yoktur bu bazılarından, belki bir. Belki iki tanedirler.
Benim için bu "bazıları", Iron Maiden'dır. Maiden'a o kadar bağlıyım ki, her dinleyişimde "İyi ki bu grubu dinliyorum" diye mutlu olurum, böyle bir şansa sahip olduğum için. Maiden dinlemek büyük bir ayrıcalıktır çünkü. Her ruh haline fazlasıyla uyum sağlayan bir gruptur Maiden çünkü. En iyi dostundur bazen, Dickinson'ın sesini bazı günler en iyi arkadaşının sesinden daha fazla duyarsın çünkü. Sevdiğin kızdan değerlidir bazen, onla konuşmak istemezken kulağına Harris'in bass melodileri akıp durur çünkü.
Maiden öyle bir yere sahip ki bende, çoğu insan onlar kadar önemli olamaz benim için. Çok açık ve net bağımlısıyımdır da, bir kere bile Maiden şarkısına denk geldiğimde "Dinleyemem şu an bunu" diyip geçmemişimdir. Bir nevi saygı gibi. Gözümde müzik tarihinin en büyük grubunun üyeleri olarak gördüğüm adamlara karşı saygı için.
Yaşamdır Maiden, yavaş başlar şarkıları. Hazırlar seni diğer dakikaları için. Aynı bir annenin, bir babanın bebeğini sevgiyle kucaklaması, dünyanın içine çekilmeden önce en azından kendi kucağında rahat ettirmesi, huzur vermesi gibi.
Sonra hızlanır şarkılar, tekrar yavaşlar, tekrar hızlanır. Hayatın geri kalanını ifade eder o inişler çıkışlar. Yıkımları, zirve noktalarını belirtir, anlatır. Sevgilinden ayrılışını, çok iyi bir işe alınmanı, arabanla kaza yapmanı, belki de yeni bir eve taşınmanı, zengin olmanı anlatır. Notalarla yaşamı özetler. Şarkının bir yerinde coşarken, bir yerinde düşüncelere dalarsın. Tıpkı gerçek hayat gibi.
En sonda şarkı yine yavaşlar, hafif bir melodi ile biter. Bu da yaşamın sonunu ifade eder. Bir yaşamı betimlemiştir şarkı. Şarkı bittiğinde bir boşluğa düşersin, saniyeler sonra yeni şarkı başlayana kadar. Yeni Maiden şarkısı, yeni bir hayat demektir. Her şarkı, farklı bir hayat.
Maiden benim için asla sadece bir müzik grubu olmadı, her denk gelişimde beni mutlu eden bir şey zaten sadece bir müzik grubu olamaz. Çok daha büyük, çok daha farklı, çok daha doğaüstü bir şey Maiden. Tek başına bile oldukça güçlü bir yaşama sebebi Maiden. Aldığım havanın bileşeni Maiden, içtiğim suyun formülü Maiden, aldığım enerji Maiden, her şey Maiden.
Iron Maiden, abartılmayı sonuna kadar hak eden tek gruptur belki de. Şarkısını dinlerken, yavaş melodi geldiğinde, notalar arasındaki o saliselik boşluklarda bile sabırsız olmaktır. O zaman aralığına hayatını akıtmaktır. Aslında çok çok değerli olan saniyelerin, 3 saniyenin en az 2sinin kendisine ayrılması gereken bir gruptur Maiden. "Bir kere geliyorum dünyaya, onda da doya doya bu adamları dinlerim" denilmesi gereken bir gruptur. Hobi olarak değil, yaşamsal faaliyet olarak görülmesi gereken bir gruptur Maiden. Abartılmayı hakedendir, tekrarlıyorum.
Kelimelerle anlatılamaz olandır aslında Maiden, anlatılmaması gerekendir zaten. Anlatılması değil, yaşanması gerekendir. Yaşam görüşüdür Maiden. Tünelin sonunda beliren ışık değil, tüm tüneli aydınlatan ışıktır. Maiden sevilen bir şey değildir, sevginin ta kendisidir. Dinlendiği her saniye için insana kendini şanslı hissettirendir. Övüle övüle bitirilemeyendir. 3 gitarla insanı kendinden geçirip ayaklarını yerden keserken, baterisiyle yine kendine getirendir. Bas gitarıyla kendine hapsederken aynı zamanda da vokaliyle özgürleştirendir.
Her şarkısında başka bir şey bulursun Maiden'ın. Hallowed Be Thy Name, metale başladığım gece dinlediğim iki şarkıdan biridir. Kutsaldır benim için resmen. Fear Of The Dark, her dinleyişinde daha da güzelleşen bir şarkıdır. Wasting Love, en büyük favorimdir. İçten içe öldürür adamı. The Trooper, gaza getirir. The Nomad, interlude'uyla bambaşka dünyalara götürür. Dance of Death, baştan sona insanla müziği öğretir, "Bu şarkıysa diğerleri neydi?" dedirtir. Nodding Donkey Blues, blues'u Maiden'la buluşturunca neler olabileceğini gösterir. Daha bir çok şarkısı vardır, ölmeden dinlenmesi gereken, hepsini dinleyip kendi kelimelerinizle anlatmanız gereken.
Wasted Years, Afraid To Shoot A Stranger, Fear Is The Key, Childhood's End, Prowler (Efsanenin başladığı şarkıdır, ayrıdır), Stranger World, COMING HOME, MOTHER OF MERCY, The Man Who Would Be King, When The Wild Wind Blows, Different World, Brighter Than A Thousand Suns, The Pilgrim, OUT OF THE SHADOWS, The Reincarnation Of Benjamin Bregg, For The Greater God Of God, Lord Of Light, The Legacy, NO PRAYER FOR THE DYING, These Colours Don't Run, Rainmaker, NO MORE LIES, Montsigur, Paschendale, Face In The Sand, Age Of Innocence, Ghost Of The Navigator, Brave New World, Blood Brothers, The Mercenary, Out Of The Silent Planet, The Thin Line Between Love And Hate, LIGHTNING STRIKES TWICE, The Clansman, When Two Worlds Collide, The Educated Fool, Don't Look To Eyes Of A Stranger, COMO ESTAIS AMIGOS, Man On The Edge, Fortunes Of War, THE AFTERMATH, Judgement Of Heaven, Blood On The World's Hands, The Edge Of Darkness, 2A.M., Fates Warning, Run Silent Run Deep, Infinite Dreams, The Prophecy, Only The Good Die Young, Caught Somewhere In Time, The Loneliness Of The Long Distance Runner, Phantom Of The Opera, Seventh Son Of A Seventh Son, The Evil That Men Do, Deja-Vu, CHILDREN OF THE DAMNED, Aces High, To Tame A Land, Still Life, Flash Of The Blade... Ve bana göre bunlar yalnızca çok iyi olanlar. Kalan tüm şarkıları da iyi zaten.
Son olarak; eğer "Sadece tek bir müzik grubu/sanatçı dinleyeceksin" denseydi, hiç düşünmeden Maiden'ı seçerdim.
28 Haziran 2012 Perşembe
2012 NBA Draftları İncelemesi İlk 5 Sıra
Draftlarla ilgili yazı yazmazsam eksik kalırdı diye düşündüm ve yazmaya karar verdim. Ancak zor bir iş olduğundan özellikle oyuncularla ilgili özelliklerde işin üstadı sayılabilecek bir arkadaşımdan da yardım istedim ve kırmadı sağolsun. Öncelikle bu yüzden "Special thanks to Haluk Taşçı and Deniz Altun" demek istiyorum izninizle. Draftın tamamını incelemek insanüstü bir çaba gerektireceğinden üst sıralardaki oyuncuları tanıyacağız; böylece de biraz bilgimiz olur draftlardan önce. Çok uzun tutmayacağız, sıkmak istemiyoruz. Kısa kısa bilgilensek şu an için yeterli:
1. Anthony Davis - New Orleans Hornets
Piyango Hornets'e vurdu ve ilk sıra seçimi hakkını kazandılar. Böylece Davis de Hornets'ın yolunu tutacak, sadece resmileşmedi o kadar. Peki kim bu Anthony Davis? Kentuck mezunu bir arkadaşımız oluyor kendisi. 208 cm boyunda, yaklaşık 100 kg ağırlığında, kulaç uzunluğu 2.24 metre. Pozisyonu 4 numara, PF oynuyor anlayacağınız.
Güçlü yönlerine bakacak olursak; öncelikle inanılmaz bir ribaund sezgisi var. Bir uzuna göre oldukça atletik. Saha görüşü de yadsınamayacak kadar iyi. Topa çok iyi hakim olabiliyor ve pota altında çokça faule maruz kalacağını düşünürsek de serbest atış yüzdesinin yüksek olması büyük avantaj olacaktır. Saha görüşü demişken; boyu uzayana kadar hep guard pozisyonunda oynamış Davis. Bir de bloklarından bahsetmek gerekirse, tam 4.5 blok ortalaması tutturmuş. İnanılmaz bir istatistik bu, blok sezgisini daha iyi anlatabilen bir istatistik olamaz diye düşünüyorum. Çok iyi savunma yapabiliyor, hücum gücünü dikkate aldığımızda savunmasının çok çok daha ileride olduğunu belirtelim. İlk sıradan gitmesindeki en önemli pay da savunmasına ait olacak zaten, yeri geldiğinde 2 numaraları bile savunabilecek kapasitesi ve atletikliği var. Hızlı hücumlarda da takımı yavaşlatmıyor, aksine olumlu yönde etkiliyor paslarıyla.
Zayıf yönlerine de göz atalım; en büyük eksiklerinden biri bize kalırsa post oyunları. Biraz cılız kalıyor, bu da onu güçsüz kılıyor tabi ki. Ve 4 numara bir oyuncu için post oyunlarında güçsüz kalmak büyük sıkıntı. Faul problemine çabuk girebiliyor. Girmediğinde de temaslardan kaçınmış oluyor çoğu zaman, çünkü dediğimiz gibi; biraz kuvvetsiz kalıyor.
Aldığı bir çok ödül var, tek tek sayacak sabır maalesef yok. Son sezonunda 14.2 sayı ortalaması, 10.4 ribaund ortalaması ve 4.62 de blok ortalaması tutturdu. Genel olarak böyle. Son olarak; oyun stili bakımında Marcus Camby, Kevin Garnett, Chris Bosh tarzlarına yakın bir oyuncu olması beklenmekte.
2. Bradley Beal - Charlotte Bobcats
Bobcats en büyük şans ile lottery'e girmesine rağmen 2. sıradan seçme hakkı kazanabildi. Hayal kırıklığına uğramışlardı çünkü Anthony Davis'i almak çok önemliydi onlar adına. Fakat Beal ile yetinmek zorundalar, kaldı ki kötü bir oyuncu değil. 193 cm boyunda ve 94 kg ağırlığında olan Beal'in pozisyonu 2 numara, yani SG.
Güçlü yönlerine bakacak olursak; jumpshotları için en iyi yönü diyebiliriz. Pozisyonu için fiziği uygun. Top hakimiyeti ve sürüşü oldukça iyi, bu da özellikle fastbreaklerde etkili olmasını sağlamakta. Üçlük çizgisinin gerisinden iyi bir şutör, daha da geliştirirse elit bir üçlükçü olabilir. Ama her zaman şut zorlamıyor, uygun pozisyon bekliyor. İşin savunma kısmında da gayet başarılı. Çok sıkıntı çekmeyecektir bu bakımdan ligde. Oyun zekası üst seviyede, bencil değil. Pas yeteneği de yadsınamayacak kadar iyi. Tüm bunlar onu bana kalırsa iyi bir oyuncu yapıyor ve yıllar geçtikçe çok daha iyi olacaktır.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; fiziği uygun dedik ama aslında biraz zayıf kaldığını söyleyebiliriz. Güçsüz kalıyor demek de doğru olabilir. Yani aslında idare edebilir ama an itibariyle mükemmel değil işin o kısmında. Zaman zaman şutlarında sıkıntı yaşadığında kendine güveni gidebiliyor maç içerisinde, onu da yaşı ilerledikçe halledecektir. Onun dışında büyük bir eksikliği yok.
Aldığı ödüller var bir kaç tane ama o kadar. Geçen sezonu 14.8 sayı 6.8 ribaund ortalaması ile kapatmış. Oyun stili olarak Eric Gordon'a benzediği belirtiliyor.
3. Michael Kidd-Gilchrist - Washington Wizards
Yine Kentucky üniversitesinden bir oyuncu daha. 93 doğumlu Kidd 203 cm uzunluğunda, 213 cm kulaç uzunluğu var ve 98 kg ağırlığında. Mevkisi 3 numara, yani SF oynuyor. Benim açıkçası drafttaki favori oyuncularımdan; Cavs taraftarı olduğumdan da 4. sıraya kalmasını istiyorum. Fakat Wizards'ın yolunu tutması şu an daha olası görülüyor NBA çevrelerince. Bekleyip göreceğiz.
Güçlü yönlerine bakalım hemen. Kidd kolej kariyeri boyunca hep çalışkan bir oyuncu oldu ve sürekli övgüler aldı. İş ahlakı açısından bu önemli. Uzun kolları ve inanılmaz düzeydeki atletizmi saha içerisinde çok etkili olmasına ve kendinden uzun oyunculara karşı bile başa baş oynamasına yardımcı oluyor. Boy ve atletizm avantajını kullanarak ribaundlar konusunda da çok önemli bir faktör haline gelebiliyor. Hücum anlamında hemen hemen her şeyi yapabileceği ortada.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; özelliklerine göre PF'ye daha yatkın duruyor ama boy avantajından dolayı SF'de kalması gerek. En önemli eksiği ise şutları diyebiliriz. Kesinlikle geliştirmesi lazım. Ki o kapasitesi var en azından. Kısacası oyunun her alanında performans gösterebiliyor ama daha fazlasını yapması gerekiyor.
Son sezonu 11.9 sayı 7.4 ribaund ortalamaları ile tamamladı. Bir çok ödül almayı başardı ve U-17 milli takımı ile altın madalya kazandı. Andre Iguodala'ya benzetiliyor oyun stili açısından.
4. Thomas Robinson - Cleveland Cavaliers
1991 doğumlu Robinson bu drafta katılacak en yetenekli isimlerden biri olarak görülmekte aslında. 2.04 boylarında ve 2.16 metre de kulaç uzunluğuna sahip.
Güçlü yönlerine bakalım; 4 numara oynayacak NBA'de ki bunun için fiziği oldukça yeterli seviyede. Oldukça da atletik bir oyuncu olması onu pota altında etkin bir güç altına getiriyor. Ribaund sezgileri inanılmaz kuvvetli ve böylece hem hücum hem savunma anlamında takımına büyük katkılar verebiliyor. Şut yüzdesi oldukça iyi durumda, atletikliği sayesinde de pota altında sorun yaşamıyor. Rakibe kolay şut şansı tanımıyor. İlerde önemli bir oyuncu olacağı düşünülüyor.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; orta mesafe şutları çok keskin değil. Bunu geliştirmesi gerek, son sezonda daha etkili göründü şutları ama hala istenilen düzeyde değil. Savunma bakımından hücumdaki kadar ön planda değil ama kötü olduğunu da söyleyemeyiz. Post oyunları da pek etkili değil Robinson'un. Faul problemlerine girebiliyor sık sık.
Genel olarak çok yetenekli olduğunu söyleyebiliriz. Çalışma azmi de üst seviyede. Hem mental hem fiziksel olarak NBA için uygun. 3. sıradan bile seçilmesi çok sürpriz sayılmayacak. Son sezonunda 17.8 sayı 11.9 ribaund ortalamaları tutturdu. Aldığı bir çok ödül de bulunuyor.
5. Andre Drummond - Sacramento Kings
1993 doğumlu Drummond 4 ve 5 numara pozisyonlarında oynuyor. Yaklaşık olarak 2.11 metre boylarında.
Hemen güçlü yönlerine bakalım; fiziği çok iyi durumda. Kulaç uzunluğu fazla, boyu oldukça uzun yaşına göre. Ayrıca da çok güçlü ve bir o kadar da atletik. Pota altında inanılmaz etkili olabiliyor. İşin savunma kısmında çok etkili. Ribaund sezgisi üst düzeyde, blok yetenekleri fazlasıyla iyi.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; şutunu daha iyi seviyelere çekmesi gerekecek. Vücutunu da ilerleyen sezonlar içerisinde daha da kuvvetlendirirse çok etkili bir oyuncu olacağı aşikar. Draftta daha arka sıralarda da kalma ihtimali bulunuyor.
Son sezonunda 10 sayı 7.5 ribaund ortalamaları tutturdu. Amare Stoudemire tarzı bir oyunu olduğu söyleniyor.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. Herkese iyi günler.
1. Anthony Davis - New Orleans Hornets
Piyango Hornets'e vurdu ve ilk sıra seçimi hakkını kazandılar. Böylece Davis de Hornets'ın yolunu tutacak, sadece resmileşmedi o kadar. Peki kim bu Anthony Davis? Kentuck mezunu bir arkadaşımız oluyor kendisi. 208 cm boyunda, yaklaşık 100 kg ağırlığında, kulaç uzunluğu 2.24 metre. Pozisyonu 4 numara, PF oynuyor anlayacağınız.
Güçlü yönlerine bakacak olursak; öncelikle inanılmaz bir ribaund sezgisi var. Bir uzuna göre oldukça atletik. Saha görüşü de yadsınamayacak kadar iyi. Topa çok iyi hakim olabiliyor ve pota altında çokça faule maruz kalacağını düşünürsek de serbest atış yüzdesinin yüksek olması büyük avantaj olacaktır. Saha görüşü demişken; boyu uzayana kadar hep guard pozisyonunda oynamış Davis. Bir de bloklarından bahsetmek gerekirse, tam 4.5 blok ortalaması tutturmuş. İnanılmaz bir istatistik bu, blok sezgisini daha iyi anlatabilen bir istatistik olamaz diye düşünüyorum. Çok iyi savunma yapabiliyor, hücum gücünü dikkate aldığımızda savunmasının çok çok daha ileride olduğunu belirtelim. İlk sıradan gitmesindeki en önemli pay da savunmasına ait olacak zaten, yeri geldiğinde 2 numaraları bile savunabilecek kapasitesi ve atletikliği var. Hızlı hücumlarda da takımı yavaşlatmıyor, aksine olumlu yönde etkiliyor paslarıyla.
Zayıf yönlerine de göz atalım; en büyük eksiklerinden biri bize kalırsa post oyunları. Biraz cılız kalıyor, bu da onu güçsüz kılıyor tabi ki. Ve 4 numara bir oyuncu için post oyunlarında güçsüz kalmak büyük sıkıntı. Faul problemine çabuk girebiliyor. Girmediğinde de temaslardan kaçınmış oluyor çoğu zaman, çünkü dediğimiz gibi; biraz kuvvetsiz kalıyor.
Aldığı bir çok ödül var, tek tek sayacak sabır maalesef yok. Son sezonunda 14.2 sayı ortalaması, 10.4 ribaund ortalaması ve 4.62 de blok ortalaması tutturdu. Genel olarak böyle. Son olarak; oyun stili bakımında Marcus Camby, Kevin Garnett, Chris Bosh tarzlarına yakın bir oyuncu olması beklenmekte.
2. Bradley Beal - Charlotte Bobcats
Bobcats en büyük şans ile lottery'e girmesine rağmen 2. sıradan seçme hakkı kazanabildi. Hayal kırıklığına uğramışlardı çünkü Anthony Davis'i almak çok önemliydi onlar adına. Fakat Beal ile yetinmek zorundalar, kaldı ki kötü bir oyuncu değil. 193 cm boyunda ve 94 kg ağırlığında olan Beal'in pozisyonu 2 numara, yani SG.
Güçlü yönlerine bakacak olursak; jumpshotları için en iyi yönü diyebiliriz. Pozisyonu için fiziği uygun. Top hakimiyeti ve sürüşü oldukça iyi, bu da özellikle fastbreaklerde etkili olmasını sağlamakta. Üçlük çizgisinin gerisinden iyi bir şutör, daha da geliştirirse elit bir üçlükçü olabilir. Ama her zaman şut zorlamıyor, uygun pozisyon bekliyor. İşin savunma kısmında da gayet başarılı. Çok sıkıntı çekmeyecektir bu bakımdan ligde. Oyun zekası üst seviyede, bencil değil. Pas yeteneği de yadsınamayacak kadar iyi. Tüm bunlar onu bana kalırsa iyi bir oyuncu yapıyor ve yıllar geçtikçe çok daha iyi olacaktır.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; fiziği uygun dedik ama aslında biraz zayıf kaldığını söyleyebiliriz. Güçsüz kalıyor demek de doğru olabilir. Yani aslında idare edebilir ama an itibariyle mükemmel değil işin o kısmında. Zaman zaman şutlarında sıkıntı yaşadığında kendine güveni gidebiliyor maç içerisinde, onu da yaşı ilerledikçe halledecektir. Onun dışında büyük bir eksikliği yok.
Aldığı ödüller var bir kaç tane ama o kadar. Geçen sezonu 14.8 sayı 6.8 ribaund ortalaması ile kapatmış. Oyun stili olarak Eric Gordon'a benzediği belirtiliyor.
3. Michael Kidd-Gilchrist - Washington Wizards
Yine Kentucky üniversitesinden bir oyuncu daha. 93 doğumlu Kidd 203 cm uzunluğunda, 213 cm kulaç uzunluğu var ve 98 kg ağırlığında. Mevkisi 3 numara, yani SF oynuyor. Benim açıkçası drafttaki favori oyuncularımdan; Cavs taraftarı olduğumdan da 4. sıraya kalmasını istiyorum. Fakat Wizards'ın yolunu tutması şu an daha olası görülüyor NBA çevrelerince. Bekleyip göreceğiz.
Güçlü yönlerine bakalım hemen. Kidd kolej kariyeri boyunca hep çalışkan bir oyuncu oldu ve sürekli övgüler aldı. İş ahlakı açısından bu önemli. Uzun kolları ve inanılmaz düzeydeki atletizmi saha içerisinde çok etkili olmasına ve kendinden uzun oyunculara karşı bile başa baş oynamasına yardımcı oluyor. Boy ve atletizm avantajını kullanarak ribaundlar konusunda da çok önemli bir faktör haline gelebiliyor. Hücum anlamında hemen hemen her şeyi yapabileceği ortada.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; özelliklerine göre PF'ye daha yatkın duruyor ama boy avantajından dolayı SF'de kalması gerek. En önemli eksiği ise şutları diyebiliriz. Kesinlikle geliştirmesi lazım. Ki o kapasitesi var en azından. Kısacası oyunun her alanında performans gösterebiliyor ama daha fazlasını yapması gerekiyor.
Son sezonu 11.9 sayı 7.4 ribaund ortalamaları ile tamamladı. Bir çok ödül almayı başardı ve U-17 milli takımı ile altın madalya kazandı. Andre Iguodala'ya benzetiliyor oyun stili açısından.
4. Thomas Robinson - Cleveland Cavaliers
1991 doğumlu Robinson bu drafta katılacak en yetenekli isimlerden biri olarak görülmekte aslında. 2.04 boylarında ve 2.16 metre de kulaç uzunluğuna sahip.
Güçlü yönlerine bakalım; 4 numara oynayacak NBA'de ki bunun için fiziği oldukça yeterli seviyede. Oldukça da atletik bir oyuncu olması onu pota altında etkin bir güç altına getiriyor. Ribaund sezgileri inanılmaz kuvvetli ve böylece hem hücum hem savunma anlamında takımına büyük katkılar verebiliyor. Şut yüzdesi oldukça iyi durumda, atletikliği sayesinde de pota altında sorun yaşamıyor. Rakibe kolay şut şansı tanımıyor. İlerde önemli bir oyuncu olacağı düşünülüyor.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; orta mesafe şutları çok keskin değil. Bunu geliştirmesi gerek, son sezonda daha etkili göründü şutları ama hala istenilen düzeyde değil. Savunma bakımından hücumdaki kadar ön planda değil ama kötü olduğunu da söyleyemeyiz. Post oyunları da pek etkili değil Robinson'un. Faul problemlerine girebiliyor sık sık.
Genel olarak çok yetenekli olduğunu söyleyebiliriz. Çalışma azmi de üst seviyede. Hem mental hem fiziksel olarak NBA için uygun. 3. sıradan bile seçilmesi çok sürpriz sayılmayacak. Son sezonunda 17.8 sayı 11.9 ribaund ortalamaları tutturdu. Aldığı bir çok ödül de bulunuyor.
5. Andre Drummond - Sacramento Kings
1993 doğumlu Drummond 4 ve 5 numara pozisyonlarında oynuyor. Yaklaşık olarak 2.11 metre boylarında.
Hemen güçlü yönlerine bakalım; fiziği çok iyi durumda. Kulaç uzunluğu fazla, boyu oldukça uzun yaşına göre. Ayrıca da çok güçlü ve bir o kadar da atletik. Pota altında inanılmaz etkili olabiliyor. İşin savunma kısmında çok etkili. Ribaund sezgisi üst düzeyde, blok yetenekleri fazlasıyla iyi.
Zayıf yönlerine bakacak olursak; şutunu daha iyi seviyelere çekmesi gerekecek. Vücutunu da ilerleyen sezonlar içerisinde daha da kuvvetlendirirse çok etkili bir oyuncu olacağı aşikar. Draftta daha arka sıralarda da kalma ihtimali bulunuyor.
Son sezonunda 10 sayı 7.5 ribaund ortalamaları tutturdu. Amare Stoudemire tarzı bir oyunu olduğu söyleniyor.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. Herkese iyi günler.
Etiketler:
Andre Drummond,
Anthony Davis,
Bradley Beal,
Charlotte Bobcats,
Cleveland Cavaliers,
Michael Kidd-Gilchrist,
NBA,
NBA Drafts,
New Orleans Hornets,
Sacramento Kings,
Thomas Robinson,
Washington Wizards
22 Haziran 2012 Cuma
Yaşayan Bir NBA Efsanesi: Lebron James
Lebron James.
2003 yılı. Draftlardan 1. sıradan seçilerek lige adımını atıyor bu adam. Cleveland Cavaliers formasını giyiyor. Daha o sezondan tüm lig onu konuşmaya başlıyor. Tüm lig, dünya. Bir efsane adım adım ağırlığını koymaya hazırlanıyor lige. Müthiş geçecek bir NBA kariyerine hazırlanıyor. Yıllarca oynuyor Cleveland formasıyla. NBA'i onun sayesinde sevmeye başlıyorum. Takımı adeta sırtında taşıyor ama bir türlü yüzüğe ulaşamıyor.
2010 yazına geliyoruz. Bir programa çıkıyor, artık Miami'li olacağını söylüyor. İşte o gün tüm dünyayı karşısına alıyor. Herkesi. Herkes nefret etmeye başlıyor. Herkes her performansını eleştiriyor. Herkes bir anda düşmanı kesiliyor. Sırtına müthiş bir yük biniyor. Korktu deniliyor, hain deniliyor, büyük oyuncu olamayacak deniliyor, yüzüğü bile yok yüzük önemli deniliyor. Ama "Sırf yüzükiçin Miami'ye gitti" de deniliyor, böyle bir zihniyet eleştiriyor onu.
Eleştirenler 1 kişi değil, 1 şehir değil, 1 ülke değil, dünya. O kadar kişi her yaptığını eleştirirken bu adam ligin tozunu dumanına katmaya devam ediyor. İlk sene finalde gidiyor yüzük. İkinci sene ise artık daha da olgun. Artık daha odaklanmış hedefine, daha da emin kendinden. Daha da inanmış, daha da durdurulamaz olmuş.
Bu play-offlar'a geliyoruz. Bir Lebron James var ki bu play-offlarda... NBA tarihinin gördüğü göreceği en ama en dominant performansı sergiliyor. Pacers serisi 4. maç. Bu maçı unutmak mümkün değil. Bu maç James'in tüm kariyerindeki en mükemmel maçlardan. O maç Lebron insanlıktan çıkıyor, çok başka bir boyuta ulaşıyor. İnsanüstü bir enerji, gerçekten insanüstü. Bir insan evladı o enerjiye ulaşamaz. İmkansız. Bakışları ilk defa o kadar donuk. Hiç bir tepki yok. Basketbolun zirve noktasında delicesine bir performans sergilerken, insanlık sınırlarını alt üst ederken, bakışları donuk. Bu odaklanmak demek, bunun başka açıklaması yok. İnanmak demek bu, hırs demek bu.
Boston Celtics serisi. Her maçı birbirinden efsane. Yeri geliyor 5 numara oynuyor, ribaund mücadelesi veriyor. Yeri geliyor 1 numara oynuyor, oyunu kuruyor. Yeri geliyor potaya devriliyor, 4 kişinin arasından sayı yapıyor. İnsanüstü bir kuvvet. 40 dakikadan aşağı oynadığı maç yok. Tüm play-off boyunca nerdeyse her maç sadece 3 4 dakika dinlene dinlene oynuyor, görevi de şut atmak değil sadece. Basketbol oynarken yapılabilecek her türlü şeyi yapmakla görevli, yapmak zorunda kalıyor. Öyle yarım yamalak da değil, en iyi şekilde yapıyor bunları. Bunu başaran tek bir kişi daha biliyorum ben, hep de söylüyorum, Magic Johnson. O da oyunun her alanında inanılmaz dominant bir oyuncuydu, yeri geldiğinde en iyi pivotlardan daha iyi oynayan bir oyun kurucuydu. Lebron'un ondan aşağı kalır bir yanı yok.
Yıllarca beklediği andı bu tüm Lebron hayranlarının. Bir Celticsli için '08 şampiyonluğu gibiydi Lebron hayranı için onun yüzük alması. Kupaya o sıkı sıkı sarılışı, NBA tarihinin en güzel köşesine geçecek muhteşem bir kare. Maç sonundaki o çocuk gibi sevinişi, yerinde duramayışı. Herkese büyük sevinçle sarılması, Durant'e o sarılışı. Lebron James, The King, bu sefer sonuna kadar hak etti. Kendisinin de dediği gibi, bu oyuna her şeyini verdi ve oyun da ona artık kayıtsız kalmadı. Ve artık James eskisinden çok daha güçlü, çok daha dominant, çok daha moralli, çok daha o zaferin tadını tatmış durumda. Jordan gibi, artık zaferin tadını almış bir oyuncuyu durdurmak çok zor. Jordan'ı durduramadılar, bütün lig uğraştı, durduramadılar. Şimdi ufukta Lebron James fırtınası gözüküyor, hem de daha önce hiç olmadığı kadar güçlü bir fırtına. Magic'in de dediği gibi "Daha önce hiç tanık olmadığımız kadar kuvvetli bir Lebron James devrine hazır olmalıyız."
Bu James, bu hedefe hiç olmadığı kadar odaklanmış, maç içerisinde bakışları bu kadar donuklaşmış, gülmeyen, sinirlenmeyen James, yeni sezonda ligi perişan edecek. Kesin konuşmayı hiç sevmemekle birlikte, aksini söylemek de imkansız olduğu için bunu rahat rahat söyleyebiliyorum. Çünkü James'i kaç kişi savunursanız savunun, olmuyor. Durmuyor. İçeriye girmesin diye, 4 kişi birikiyorsunuz. O yine giriyor, atıyor. Girmezse şut kullanıyor, yine atıyor. Kullanmasa pas veriyor, başkasına sayıyı buldurtuyor. Bu kadar ezici, bu kadar komple, bu kadar karşısında çaresiz kalınan bir oyuncu NBA'e her zaman gelmez. O yüzden nefret etmek yapılabilecek en büyük yanlış olur, keyifle izlemeniz gerek. Çoğu düşmanı da zaten bu play-offlardan sonra yanına geçti. Bird'ün dediği gibi, zamanla karşısında duran insanların hemen hemen hepsi artık yanına geçecekler.
Özetle, James'in maçtan sonraki o halini izlerken gerçekten çok duygulandım. Bir Lebron hayranı olarak, basketbolcu kişiliğini geçtim, tüm dünya tarafından eleştirilen bir insanın hayranı olarak, o gururla sevinişini, o kupaya bakışlarını, o mutluluğunu görürken çok duygulandım. O dünyaya karşı "Ben tek, siz hepiniz." diyebilmenin verdiği rahatlıkla eğlenişini izlerken çok duygulandım. O durdurulamaz olduğunu tüm herkese haykırdığı kupayı kaldırış anını izlerken çok duygulandım. Yıllardır, NBA'i takip ettiğimden beri beklediğim o anı izlerken duygulandım. Yine, yine ve yine söylüyorum; sonuna, dibine kadar hak etti, daha fazlasını da hakediyor, daha fazlasını da alacak.
Artık açık ve net bir şekilde Lebron James devri. Çok açık ve net bir şekilde.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. NBA ile ilgili paylaşmak istediğiniz fikir ve yorumlarınızı da ulaştırırsanız (serilerin yorumu gibi), blogda isminizle yayınlanacaktır. Herkese iyi günler.
2003 yılı. Draftlardan 1. sıradan seçilerek lige adımını atıyor bu adam. Cleveland Cavaliers formasını giyiyor. Daha o sezondan tüm lig onu konuşmaya başlıyor. Tüm lig, dünya. Bir efsane adım adım ağırlığını koymaya hazırlanıyor lige. Müthiş geçecek bir NBA kariyerine hazırlanıyor. Yıllarca oynuyor Cleveland formasıyla. NBA'i onun sayesinde sevmeye başlıyorum. Takımı adeta sırtında taşıyor ama bir türlü yüzüğe ulaşamıyor.
2010 yazına geliyoruz. Bir programa çıkıyor, artık Miami'li olacağını söylüyor. İşte o gün tüm dünyayı karşısına alıyor. Herkesi. Herkes nefret etmeye başlıyor. Herkes her performansını eleştiriyor. Herkes bir anda düşmanı kesiliyor. Sırtına müthiş bir yük biniyor. Korktu deniliyor, hain deniliyor, büyük oyuncu olamayacak deniliyor, yüzüğü bile yok yüzük önemli deniliyor. Ama "Sırf yüzükiçin Miami'ye gitti" de deniliyor, böyle bir zihniyet eleştiriyor onu.
Eleştirenler 1 kişi değil, 1 şehir değil, 1 ülke değil, dünya. O kadar kişi her yaptığını eleştirirken bu adam ligin tozunu dumanına katmaya devam ediyor. İlk sene finalde gidiyor yüzük. İkinci sene ise artık daha da olgun. Artık daha odaklanmış hedefine, daha da emin kendinden. Daha da inanmış, daha da durdurulamaz olmuş.
Bu play-offlar'a geliyoruz. Bir Lebron James var ki bu play-offlarda... NBA tarihinin gördüğü göreceği en ama en dominant performansı sergiliyor. Pacers serisi 4. maç. Bu maçı unutmak mümkün değil. Bu maç James'in tüm kariyerindeki en mükemmel maçlardan. O maç Lebron insanlıktan çıkıyor, çok başka bir boyuta ulaşıyor. İnsanüstü bir enerji, gerçekten insanüstü. Bir insan evladı o enerjiye ulaşamaz. İmkansız. Bakışları ilk defa o kadar donuk. Hiç bir tepki yok. Basketbolun zirve noktasında delicesine bir performans sergilerken, insanlık sınırlarını alt üst ederken, bakışları donuk. Bu odaklanmak demek, bunun başka açıklaması yok. İnanmak demek bu, hırs demek bu.
Boston Celtics serisi. Her maçı birbirinden efsane. Yeri geliyor 5 numara oynuyor, ribaund mücadelesi veriyor. Yeri geliyor 1 numara oynuyor, oyunu kuruyor. Yeri geliyor potaya devriliyor, 4 kişinin arasından sayı yapıyor. İnsanüstü bir kuvvet. 40 dakikadan aşağı oynadığı maç yok. Tüm play-off boyunca nerdeyse her maç sadece 3 4 dakika dinlene dinlene oynuyor, görevi de şut atmak değil sadece. Basketbol oynarken yapılabilecek her türlü şeyi yapmakla görevli, yapmak zorunda kalıyor. Öyle yarım yamalak da değil, en iyi şekilde yapıyor bunları. Bunu başaran tek bir kişi daha biliyorum ben, hep de söylüyorum, Magic Johnson. O da oyunun her alanında inanılmaz dominant bir oyuncuydu, yeri geldiğinde en iyi pivotlardan daha iyi oynayan bir oyun kurucuydu. Lebron'un ondan aşağı kalır bir yanı yok.
Yıllarca beklediği andı bu tüm Lebron hayranlarının. Bir Celticsli için '08 şampiyonluğu gibiydi Lebron hayranı için onun yüzük alması. Kupaya o sıkı sıkı sarılışı, NBA tarihinin en güzel köşesine geçecek muhteşem bir kare. Maç sonundaki o çocuk gibi sevinişi, yerinde duramayışı. Herkese büyük sevinçle sarılması, Durant'e o sarılışı. Lebron James, The King, bu sefer sonuna kadar hak etti. Kendisinin de dediği gibi, bu oyuna her şeyini verdi ve oyun da ona artık kayıtsız kalmadı. Ve artık James eskisinden çok daha güçlü, çok daha dominant, çok daha moralli, çok daha o zaferin tadını tatmış durumda. Jordan gibi, artık zaferin tadını almış bir oyuncuyu durdurmak çok zor. Jordan'ı durduramadılar, bütün lig uğraştı, durduramadılar. Şimdi ufukta Lebron James fırtınası gözüküyor, hem de daha önce hiç olmadığı kadar güçlü bir fırtına. Magic'in de dediği gibi "Daha önce hiç tanık olmadığımız kadar kuvvetli bir Lebron James devrine hazır olmalıyız."
Bu James, bu hedefe hiç olmadığı kadar odaklanmış, maç içerisinde bakışları bu kadar donuklaşmış, gülmeyen, sinirlenmeyen James, yeni sezonda ligi perişan edecek. Kesin konuşmayı hiç sevmemekle birlikte, aksini söylemek de imkansız olduğu için bunu rahat rahat söyleyebiliyorum. Çünkü James'i kaç kişi savunursanız savunun, olmuyor. Durmuyor. İçeriye girmesin diye, 4 kişi birikiyorsunuz. O yine giriyor, atıyor. Girmezse şut kullanıyor, yine atıyor. Kullanmasa pas veriyor, başkasına sayıyı buldurtuyor. Bu kadar ezici, bu kadar komple, bu kadar karşısında çaresiz kalınan bir oyuncu NBA'e her zaman gelmez. O yüzden nefret etmek yapılabilecek en büyük yanlış olur, keyifle izlemeniz gerek. Çoğu düşmanı da zaten bu play-offlardan sonra yanına geçti. Bird'ün dediği gibi, zamanla karşısında duran insanların hemen hemen hepsi artık yanına geçecekler.
Özetle, James'in maçtan sonraki o halini izlerken gerçekten çok duygulandım. Bir Lebron hayranı olarak, basketbolcu kişiliğini geçtim, tüm dünya tarafından eleştirilen bir insanın hayranı olarak, o gururla sevinişini, o kupaya bakışlarını, o mutluluğunu görürken çok duygulandım. O dünyaya karşı "Ben tek, siz hepiniz." diyebilmenin verdiği rahatlıkla eğlenişini izlerken çok duygulandım. O durdurulamaz olduğunu tüm herkese haykırdığı kupayı kaldırış anını izlerken çok duygulandım. Yıllardır, NBA'i takip ettiğimden beri beklediğim o anı izlerken duygulandım. Yine, yine ve yine söylüyorum; sonuna, dibine kadar hak etti, daha fazlasını da hakediyor, daha fazlasını da alacak.
Artık açık ve net bir şekilde Lebron James devri. Çok açık ve net bir şekilde.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. NBA ile ilgili paylaşmak istediğiniz fikir ve yorumlarınızı da ulaştırırsanız (serilerin yorumu gibi), blogda isminizle yayınlanacaktır. Herkese iyi günler.
2011-2012 NBA Şampiyonu: Miami Heat
Dün gece uzun bir sezonu daha geride bıraktık. Aslında lokavt dolayısıyla kısa bir sezondu tabi ama özellikle play-offlar mükemmel oldu. Özellikle şampiyonluğa giden yolda önemli olan Heat-Pacers, Heat-Celtics, OKC-Lakers ve OKC-Spurs serileri ile bu seri, final serisi, şampiyonluk serisi olan Heat-OKC serisi bizi basketbola doyurdu.
Dün geceki maça dönecek olursak, maç çok çok hızlı başladı. Savunmalar pek etken olamayınca daha çok isabet bulanın maçı kazanacağı anlaşıldı açıkçası. 3. çeyreğe kadar da fark açılsa da OKC hep geri döndü. Daha sonra üçüncü çeyrekte fark 7den aşağı inmedi ve bir ara 3 dakika boyunca OKC sayı bulamayınca Heat üçlüklerle darmadağın etti, 16-0lık seri. Orda da şampiyon belli oldu zaten, Heat de iyice havaya girdi. Herkes delice koşmaya başladı, bloklar, üçlükler, potaya yüklenmeler derken farkın kapanmasına izin verdi. Özellikle Shane Battier ve Mike Miller'ın üçlükleri, Thunder'ı perişan etti bu ikili üçlük çizgisinin gerisinden. Maç hakkında fazla yoruma gerek yok, hepimiz izledik sonuçta. Geceden istatistikler ve ilginç bilgilere bakalım:
Oklahoma City Thunder 106 - 121 Miami Heat
Kevin Durant: 32 sayı 3 asist 11 ribaund
Russell Westbrook: 19 sayı 6 asist 4 ribaund
Lebron James: 26 sayı 13 asist 11 ribaund
Chris Bosh: 24 sayı 7 ribaund
Dwyane Wade: 20 sayı 3 asist 8 ribaund
Mike Miller: 23 sayı 5 ribaund
Geceden İlginç Bilgiler:
1) Lebron James NBA'de Tim Duncan'dan beri (2003 yılı) hem normal sezon hem de finaller MVP'si seçilen ilk oyuncu oldu.
2) LeBron James NBA Finallerinde takımının sayı, ribaund ve asist istatistikleriniin hepsinde de lider olan 3. oyuncu oldu. Bundan önce hem şampiyon olup hem de bunu başaranlar Tim Duncan(2003), Magic Johnson(1987) olmuştu.
3) NBA'de en az 10 sezon oynayan oynayan 3 Heat'li oyuncu da ilk şampiyonluk yüzüklerini aldılar. Bu isimler; Juwan Howard (18. sezon), Mike Miller (12. sezon), Shane Battier (11. sezon)
4) LeBron James dün gece 26 sayı - 11 ribaund - 13 asist istatistikleriyle oynayarak NBA Final serilerinde 2003'ten beri triple-double yapan ilk oyuncu oldu. Daha önceden Final serisinin son maçında triple-double yapan isimler: Tim Duncan, James Worthy, Larry Bird, Magic Johnson(2 kere).
5) Mike Miller bir NBA finali maçında benchten gelip de en çok üçlük isabeti bulan oyuncu oldu ve 7 tam üçlük isabeti kaydetti. Eski rekor 6 ile Michael Cooper'a aitti. (1987 NBA Finalleri, Lakers formasıyla)
6) Miami Heat NBA tarihinde üç seride de geriye düşüp de şampiyon olan ilk takım oldu. Hem Konferans Finali hem de NBA Finali serisinde geriye düşüp de şampiyon olan son takımsa 1979da Seattle olmuştu.
7) Miami Heat NBA tarihinde bir sezon önce Finaller'de elenip de şampiyon olan 11. takım oldu.
8) Miami Heat Final serisinde 1-0 geriye düşüp de üst üste 4 maç kazanarak şampiyon olan 7. takım oldu.
9) Lebron James play-offları 30.3 sayı 9.7 ribaund 5.6 asist ortalaması ile tamamladı. Üstelik James bunu 2. kez başaran tek oyuncu oldu; 30-9-5 istatistiklerine 2009 play-offlarında da ulaşmıştı. Bir play-off sezonunda bunu başaran sadece bir oyuncu daha var, 1963te Cincinnati Royals adına Oscar Robertson.
10) Miami Heat dün gece 14 üçlük bularak NBA Finalleri rekorunu egale etti. Rekora ortak olan takımlar 1995te Orlando Magic ve Houston Rockets, iki takım da serideki birer maçta 14er üçlük attılar.
11) Oklahoma City Thunder bu sezon ilk defa 4 maç üst üste yenildi.
Röportajlar:
Larry Bird Lebron James hakkında: "Herkes şampiyonlara çok farklı bir gözle bakar. O çok özel bir oyuncu. İnanıyorum ki zaman geçtikçe daha da, daha da, ve daha da iyi olacaktır. Karşısında duran insanların çoğu onun yanına geçecektir."
Magic Johnson Lebron James hakkında: "Bence her şey değişecek. Mesela Jordan'da gördük bunu, bir yüzüğü aldıktan sonra gerisinin nasıl geldiğine şahit olduk. Ağlamıştı o da, sonunda başardı her şeyi. James şu an dünyadaki en iyi oyuncu olduğunu düşünüyor olabilir. Yüzüğün anlamı bu çünkü, medya veya başkaları öyle düşünmese bile oyunum öyle olduğumu gösteriyor diye düşünüyor olabilir. Biz şampiyonluklar üzerinden yargılarız hep ve bence Lebron, çok çok daha büyük olacak. Boş konuşanlar ve sürekli eleştirenler kaybolup gidecek. Jordan ilk yüzüğünden sonra inanılmaz bir performansa ulaşmıştı, ve sanırım artık daha önce hiç görmediğimiz büyüklükte bir Lebron fırtınasıyla karşı karşıyayız."
Lebron James: "Geçen sene bizim için en iyi olan şey şampiyon olamamamızdı. Ordaki hatalarımızdan çok büyük dersler çıkarabildik, çıkarabildim. Kendimi değiştirmem gerekiyordu ve o seri sayesinde bunu başaracak gücü buldum kendimde."
Erik Spoelstra: "Hepimiz birbirimize inandık. James yazın kendini geliştirmek için çok çalıştı. Biz de böyle olunca müthiş pivotları olan takımlar gibi ve delici uzun forvetleri olan takımlar gibi oynayabildik. Kısa bir takım gibi gözüktük ama uzun takımlar gibi oynadık, özellikle Lebron sanki bir pivotmuş gibi oynadı. Bosh'un da 5 numara oynaması bizi çok çok ileriye taşıyan bir olay oldu. Hızı, çevikliği, ribaund katkıları bizim için çok önemliydi."
Lebron James: "Bugün anladım ki, eğer bu oyuna her şeyinizi verirseniz, elinizden gelen her şeyi yaparsanız, oyun size bunu geri ödüyor ve istediğinizi alıyorsunuz."
Lebron James: "Hayallerim gerçeğe dönüştü bugün, bu hayatımdaki en güzel duygu."
Lebron James: "Draft edildikten 9 yıl sonra NBA şampiyonluğu kazandığım ve bunu da çok doğru bir yolda ilerleyerek yaptığım için çok çok mutluyum. Gereken her şeyi yaptım. Hiç kolaya kaçmadım, konsantrasyonumu ve bütün gücümü bu işe adadım. Karşılığını da aldım. Bu benim için çok büyük bir an. "
Lebron James: "Bir gün şampiyon olmak istiyordum, ama ne zaman olacağını kestiremiyordum. Yine de üstüme düşeni yaparak bugünü beklemeye devam ettim hep. Bir basketbolcu olarak yaptığım en zor işlerdendi bu, gece gündüz çalıştım ve bir gün karşılığını almayı ümit ettim."
Kevin Durant: "Bu çok üzücü. Bu takımda hepimiz kardeş gibiyiz ve böyle bir sonuçla burdan ayrılmak çok acı veren bir olay. Finallere kadar geldik, bu bizim için çok önemliydi ama burada bir şey yapamadık. Gerçekten üzücü."
Kendrick Perkins: "Ard arda üçlükler buldular ve biz bunu durduramadık. İşler istediğimiz gibi gitmedi."
Röportajlar da bu kadar, gün içerisinde Lebron James için bir yazı yazmayı planlıyorum. Sevenine sevmeyenine duyurulur, bugün olmasa bile en geç yarın. Takipte kalın.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. NBA ile ilgili paylaşmak istediğiniz fikir ve yorumlarınızı da ulaştırırsanız (serilerin yorumu gibi), blogda isminizle yayınlanacaktır. Herkese iyi günler.
17 Haziran 2012 Pazar
Egosuz Efsane: Steve Nash'in Gençlik Yılları
Steve Nash, bir NBA efsanesi. Yaşayan bir efsane. Öyle bir efsane ki bu adam, etrafına 4 tane ağaç da dikseniz onları yeşertiyor. Etrafına kimi verirseniz verin, bir kademe yukarı taşıyor. Bunu yaparken de hiç zorlanmıyor, her şey onun için o kadar basit ki, izlerken "Bu kadar basit olması mümkün değil." diye düşünüyorsunuz. Bir basketbol dehası, sadece oyununa bakıyor. Onun dışında bir şeyle ilgilenmiyor. Tim Duncan mesela, o da aynen böyle ama Nash... Çok daha ayrı benim gözümde. Oynamasının yanında çok iyi oynatması da gözümde değerli olmasının en büyük nedeni.
Biraz yaşamına göz atalım istiyorum Nash'in. Tüm NBA çevrelerince sevilen ve sayılan bu adam bugünlere nasıl geldi öğrenmek gerek, öğretmek gerek. Örnek almak gerek, örnek aldırmak gerek. İçimizden bir çoğuna belki de basketbolu sevdirdi çünkü o. NBA kariyerini anlatmıyorum, çünkü onu hepimiz biliyoruz ve ulaşması da daha kolay. Ben biraz daha az bilginin olduğu ve daha bilinmeyen gençlik yıllarına değinmek istiyorum. Kemerleri bağlayın, zaman makinesine giriyoruz:
7 Şubat 1974. Güney Afrika'nın Johannesburg şehrindeyiz. O gün Stephen John Nash, daha yaygın bilinen adıyla Steve Nash dünyaya geliyor. Babası yarı-profesyonel bir futbolcu o günlerde. Nash henüz çok küçükken ailesi sorunlar yaşayan bu ülkeden ayrılmaya karar verip Kanada'ya taşınıyor. Kanada'da kışlar hepimizin bildiği gibi dondurucu, bu yüzden 2 yaşındaki Nash ile evde beyzbol oynuyorlar küçük çaplı. Tabi hayali gereçlerle. Zamanlarını böyle geçiriyorlar. Ama büyüdükçe Nash artık gerçek oyuncaklar istiyor.
Ailesi çocuklarının çok erken yaşta sporla ilgilenmesini sağlıyor, onları spora ısındırıyor. Baba John Nash o dönemleri şu sözüyle anlatıyor bizlere: "Onları erken yaşta heveslendirirdik, cesaretlendirirdik. Eşim ve bana göre sportif yeteneklerini geliştirmek insanlarla iyi iletişim kurabilmeleri için çok çok önemliydi. Böylece sokak köşelerinden de uzak kalacaklardı."
Annesi Jean Nash ise çocuklarına aşıladıkları bitmek tükenmek bilmeyen spor tutkusunun o zamanlara kadar dayandığını belirtiyor. O günleri de şu cümleleriyle aktarıyor: "Steve çok çok küçükken onla mağazalara giderdik. Ben ona lego vb oyuncaklar almak isterdim. Kendisine de 'Hadi bunu deneyelim, çok eğlenceli olacak.' derdim. O ise bana bakıp 'Olmaz.' derdi. Eğer bir raket, bir sopa, bir top veya o tarz sportif bir araç gereç almazsak hep aynı tepkiyi verirdi. Ona gidip çok ucuz da olsa bir top aldığımızda ise çok mutlu olurdu, tüm istediği sadece ve sadece buydu."
Bir gün baba John Nash'e Vancouver'dan bir iş teklifi geldi. Orası Regina bölgesinden çok daha iyi hava koşullarına sahipti tabi ki, aile de bu fırsatı geri tepmeyerek hemen bavullarını toplayıp yola koyuldu. Daha sonra oradan da taşınıp Victoria'ya yerleştiler. Çok uzağa gitmemişlerdi bu sefer.
Nash o zamanlar daha 5 yaşındaydı. Ailesi onu futbola yönlendirmişti, oynadı da. Hokeye de merak saldı, uzun yıllar satranç da oynadı. Fakat rakiplerini sürekli yenince küçük Nash o oyunu bırakmaya karar verdi, sırf yendiği bir rakibi ağladığı için. Babası o günü de şöyle anlatıyor: "Steve eve geldiğinde maçı kazanıp kazanmamış olmasını hiç önemsemiyordu. Yenip de ağlattığı rakibi için çok üzülmüştü. O çocuk ağladığından beri hiç satranç oynamadı. Çok duygusaldı. Demek istediğim, bu kadar yarışma hırsına sahip olup da bir o kadar da duygusal davranan birini bulmak pek güç."
Ailesi Nash'in her zaman daha çok çalıştığını, daha çok çalıştığını, daha da çok çalıştığını belirtiyor. Sürekli kendini geliştirmek için antremanlar yaptığını söylüyorlar. Daha küçücük yaşında bu kadar azim, gerçekten çok güzel bir olay. Bir keresinde topu ayağında tam 600 kereden fazla sektirdikten sonra yorgunluktan bitkin düşmüş bir şekilde buluyor küçük Nash'i babası. Başka bir gün ise yüzlerce serbest atış denemesi yaparken görüyor basket sahasında.
Bir gün Nash arkadaşlarıyla yeni bir oyun oynayıp eve geldiğinde annesine "Ben NBA'de oynamak istiyorum." diyor, annesi ise gülümsüyor ve onu cesaretlendiriyor, arkasında olduğunu söylüyor. Çünkü farkında, eğer isterse Steve, başaracak. "Hiç şüphem yoktu." diyor anne Nash, "Oynasın veya oynayamasın, oynamak için elinden gelen her şeyi yapacağını biliyordum. Çünkü istediği bir şeyi başarmak için her şeyi deniyordu."
O zamanlar Kanada'da basketbol ön planda değildi. Üstelik basketbol Kanada'da var olmuş bir spordu ve NBA tarihinin ilk maçı da yine burada, Toronto'da oynanmıştı. Ama o zamana kadar geçen 50 yıllık süreçte, o ilk maçtan sonraki yarım asırda sadece 12 Kanada doğumlu oyuncu NBA'de forma şansı bulabilmişti. Yani Kanada bir basketbol ülkesi değildi aslında, Steve de insanlara profesyonel bir basketbolcu olmak istediğini söylemiyordu bu yüzden. Gülünç duruma düşmek istemiyordu. Kız kardeşi o günler ile ilgili "Bana sürekli NBA'e gideceğini söylüyordu, ben de ne derse ona inanıyordum. Bu konular hakkında konuşmaya başladığında pek bir şey anlamıyordum açıkçası, daha çok küçüktüm. Ama bir süre sonra merak da etmeye başlamıştım. Sports Illustrated dergisinden ve onun NBA ile daha çok ilgilenmesinden sonra ise artık başaramayacağı hiç bir şey olmadığını düşünüyordum."
Yüksekokulda Steve'in futbol takımı eyalet şampiyonu olmuş ve kendisi de bölgenin en değerli oyuncusu ödülünü kazanmıştı. Futbolda ne kadar yetenekli olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Fakat sürekli antremanlara katılınca, sınavları kaçırmaya başladı. Tabi dersleri de kaçırıyordu hep. Notları yavaş yavaş düşmeye başladı ve bu durum ailesini endişelendirdi. Özel bir okula kaydetmeye karar verdiler Steve'i.
Dönem orasında hemen okuldan alındı ve yeni okuluna geçti Steve, St. Michel Üniversitesi. Ama yıl ortasında nakil olduğu için de basketbol maçlarını oynayamadı o sene. "Basketbol oynamayı, basketbol çalışmayı, ve sürekli antreman yapmayı çok severdim. Ama sene ortasında yeni okula geçtiğim için o dönem hiç basketbol oynayamadım, bu çok çok üzüntü vericiydi, çok zordu." diyor Nash o günler hakkında.
Tabi basketboldan uzak kalınca derslerine çok sıkı sarılıyor o dönemler. Matematik öğretmeni ve aynı zamanda da okulun basketbol takımı asistan koçu olan Bill Greenwell onla ilgili "Geldiğinde çok eksik yönü vardı. Özellikle matematiği. Ama o hem matematiğini düzeltmekle kalmadı, hem de tüm fen derslerinde kendini geliştirdi." diyor.
Basketbol oynamaya da başlıyor bir süre sonra tabi ki. Koç Hyde-Lay onun hakkında "Çok yetenekli olmasının da katkısıyla hemen lideri oldu takımın. Hep sorumluluk aldı, son şutlardan hiç bir zaman kaçmadı. Ne kadar zor duruma düşerse düşsün hep daha güçlü çıktı. Gözlerinin içine baktığınızda bile diğerlerinden ne kadar farklı olduğunu anlayabiliyordunuz." diye konuşuyor. Nash o sezonu 21 sayı, 11 asist, 9 ribaund ortalamaları ile tamamlıyor. İnanılmaz.
Koç Hyde-Lay Nash'in iyi kolejlere gitmesi için her tarafa mektuplar yazıyor, görüntüler yolluyor. Gelen cevaplar ise hep aynı, "Hayır, teşekkürler.". Nash bütün bu reddedildiği mektupları bugün bile bir kutusunda sakladığını söylemekte.
Bir gün Santa Clara koçu Dick Davey onu izlemek için geliyor. Etrafa da bakınıyor, başka kimse var mı izleyen diye. Çünkü biliyor ne kadar yetenekli bir çocukla karşı karşıya olduğunu. Kaçırmak istemiyor elinden. "Onu görünce başka izleyen var mı diye endişeye kapılmıştım. Bu çocuğun mükemmel olduğunu anlamak için usta olmaya gerek yoktu, her şey çok netti." diyor o koç Steve hakkında.
Sahadan çıktıklarında ise Davey ona "Gördüğüm en kötü savunmaya sahip oyuncusun." diyor. Nash şaşırıyor tabi ki. "Savunmama neden taktın? Neden kötü bir savunmacıyım?" diyor. Koçun açıklamaları üzerine de "O zaman bunu değiştireceğim" diye ekliyor.
Koç Nash ile ilgili "Bu üniversitenin Kurt Rambis ile birlikte en yetenekli ve en farklı oyuncusuydu." diyor. Suns forması giymesi dileklerini de iletiyor. Nash'in müthiş bir NBA kariyeri olacağından şüphesi yok o zamanlar koçun. Yanılmamış da pek. Turnuvada Nash 15. sıradan girdikleri play-offta 2. sıradan giren rakipleri Arizona'yı son 30 saniyede attığı 6 serbest atışla yıkıyor. Ama çalışmayı hiç bırakmıyor, geceleri tek başına salona gelip antremanlar yapmaya devam ediyor.
Yaz kampında Gary Payton ve Jason Kidd'e karşı oynuyor. Efsane guard Payton onla ilgili "Daha önce hiç böyle bir çalışma yapmamış, ama bize karşı yine de iyi oynadı. Çok yetenekli biri. O gerçek bir point guard, çünkü hem topu iyi yönlendiriyor, hem de savunması çok iyi. İlerde iyi yerlere gelecek." diye konuşuyor. O da yanılmıyor.
Victoria bölgesinde Nash iyice tanınıyor artık. Televizyonlarda boy gösteriyor. Annesi de "Buraların yeni yıldızı olmuştu. Her gün televizyondaydı, bu çok çılgıncaydı." diye hatırlıyor o günleri.
Draft günü televizyondan izliyorlar şehirdekiler ve evdekiler. Annesi "İlk 1 saatten sonra yayını kesip aptal bir program yayınladılar, sanırım Simpsons'tı. Herkes çılgına dönmüştü. Barlara gitmişlerdi." diyor. Fakat Continental Arena'da bulunan Nash ve yaklaşık 30 kişilik aile ve arkadaşlarından oluşan grup o anı canlı canlı izliyor. David Stern'e bırakıyoruz mikrofonları: "1996 NBA Draftı 15. sıra seçim hakkıyla Phoenix Suns... Steve Nash'i seçiyor!"
Böylece bir efsane daha parlamaya başlıyor, NBA kariyerine ilk adımlarını atıyor. NBA'deki kariyerini hepimiz biliyoruz, mükemmel sezonlar, MVP ödülleri, asist krallıkları. Asistin tanımını yazıyor Nash adeta. İnanılmaz saha görüşü ile takımdaki her oyuncuyu 3-4 gömlek yukarı çekiyor. Mesela takım arkadaşı Boris Diaw'ın "En çok gelişme kaydeden oyuncu" olması ve diğer takım arkadaşı Barbosa'nın da "En iyi 6. adam seçilmesi" buna en büyük kanıtlardan.
Nash artık 38 yaşına girdi. NBA'deki 17. sezonuna hazırlanıyor. Geçen sezonu bile 10 asist ortalaması ile tamamlaması hala ne kadar iyi olduğunun bir göstergesi. Daha 2 sezon kadar oynayabileceğini de belirtiyor. Yüzük almasının zamanı artık geldi. Heat'e takas olursa Wade-Lebron-Bosh üçlüsüyle beraber inanılmaz işler yaparlar. Yuvası sayılabilecek Dallas'a giderse Nowitzki ile beraber etkili olabilirler. Knicks'te Carmelo-Amare ikilisiyle de başarılı olabilirler. Magic'e gidip Howard ile etkili olabilirler. Tek yapmaması gereken bence Suns'ta kalmak ki, yönetim gitmek isterse her türlü kolaylığı sağlayacaklarını söylüyor. Umarım oradan ayrılır, çünkü artık bu normal sezonun sondan ikinci maçında direk rakipleri olan Utah'a mağlup olup play-off'un dışında kaldıklarında üzüldüğüm gibi üzülmek istemiyorum. O sabah maçı izleyebilmek için evden çıkmamıştım sabah, son ana kadar da hep bir ümitle baktım ama olmadı. Tüm hafta boyunca moralim hiç düzelmedi. Nash'i her zaman izlemek istiyorum, izlemediğimiz her saniye büyük kayıp çünkü. Şu mix'i hep çok sevmişimdir:
Tek gözle oynadığı Spurs maçı, bir insan görme yetisi o derece düşmüşken o maçı nasıl böyle oynar, imkansız:
Şurdan da bir mix'e ulaşabilirsiniz:
O belki sahanın en atletik, en güçlü veya en hızlısı değil; ama en zekisi. En azimlisi. O, izlediğiniz için en şanslı olduğunuz adamlardan biri. Bir o kadar da mükemmel karaktere sahip olan, saha dışında da mükemmel işler yapan oldukça iyi bir karakter. Çok eğlenceli bir insan. Tanışmak istediğiniz insanlar arasında listenin ilk sıralarında bulunması gereken bir oyuncu.
Not: Sayfanın üst yan tarafında gördüğünüz anketimize oy vermeyin unutmayın.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. NBA ile ilgili paylaşmak istediğiniz fikir ve yorumlarınızı da ulaştırırsanız (serilerin yorumu gibi), blogda isminizle yayınlanacaktır. Herkese iyi günler.
16 Haziran 2012 Cumartesi
2012 Yazı Free Agent Piyasası
Deron Williams FA piyasasının en gözde isimlerinden biri durumunda olacak.
Bu sezonun artık sonuna yaklaştık. Geriye en fazla 5 maç kaldı. Eğer 7. maça kalırsa Miami Heat - Oklahoma City Thunder serisi, son maç ayın 26sında oynanacak. 28 Haziran'da da, yani 2 gün sonrasında draft düzenlenecek. 3 gün sonra ise Free Agent sezonu başlamış olacak. Bu sezon FA olacak bir çok oyuncu var, piyasa çok hareketli. Özellikle bazı yıldızlar var ki, onların nerelere gideceği büyük merak konusu. Tabi FA oyuncular dışında normal takaslar da yapılacağından çok hareketli günlere girmiş bulunmaktayız şimdiden. Bu yazıda mevkilerinde ön planda olan ve FA olacak oyunculara göz atacağız biraz. Burda bilmek gereken bir kaç terim de var, hemen onları söyleyeyim:
Oyuncu Opsiyonu: Sözleşmede bu opsiyon yazıyorsa oyuncu kararını tamamen kendi veriyor. Takımında kalmak isterse belirtilen ücretle oynamaya devam ediyor. (Player Option)
Takım Opsiyonu: Sözleşmede bu opsiyon yazıyorsa oyuncunun geleceği takımın kararına bağlı oluyor. Eğer takım oyuncuyu tutmak isterse belirtilen ücretle yeniden anlaşma sağlanıyor. (Team Option)
Sınırlı Free Agent: Eğer bir oyuncunun sözleşmesinde bu ibare bulunuyorsa oyuncu serbest kalabiliyor. Ama durum biraz farklı, mesela başka takımlardan gelen teklifleri o an bulunduğu takım karşılayabilirse oyuncu o takımdan ayrılamıyor. Yani takım çok büyük maaş verebilecek bütçeye sahipse oyuncunun takımdan ayrılması mümkün değil. (Restricted Free Agent) (Unrestricted Free Agent ise sınırsız, yani normal free agent tamamen serbest, sözleşmesi bitmiş)
Early Termination Option: Kısaca ETO, oyuncu kontratını erkenden feshedebilme yetkisine sahip oluyor.
Bu yaz ne yapacağı en çok merak konusu olan oyunculardan biri de Steve Nash.
Şimdi mevki mevki önemli oyunculara göz atalım FA piyasasında:
Point Guard:
Deron Williams, Brooklyn Nets – $16.4 million – Player Option ($17.8 million)
Steve Nash, Phoenix Suns – $11.7 million – Unrestricted
Aaron Brooks, Phoenix Suns – $2.0 million – Restricted ($3.0 million Qualifying Offer)
Raymond Felton, Portland Trail Blazers – $7.6 million – Unrestricted
Kirk Hinrich, Atlanta Hawks – $8.0 million – Unrestricted
Jason Kidd, Dallas Mavericks – $8.6 million – Unrestricted
Andre Miller, Denver Nuggets – $7.8 million – Unrestricted
Chauncey Billups, L.A. Clippers – $2.0 million – Unrestricted
Jameer Nelson, Orlando Magic – $7.8 million – Player Option ($7.8 million)
D.J. Augustin, Charlotte Bobcats – $3.2 million – Restricted ($4.4 million Qualifying Offer)
Jason Terry, Dallas Mavericks – $10.7 million – Unrestricted
George Hill, Indiana Pacers – $2.1 million – Restricted ($3.1 million Qualifying Offer)
Jordan Farmar, Brooklyn Nets – $4.0 million – Player Option ($4.3 million)
Leandro Barbosa, Indiana Pacers – $7.6 million – Unrestricted
Goran Dragic, Houston Rockets – $2.1 million – Unrestricted
Jerryd Bayless, Toronto Raptors – $3.0 million – Restricted ($4.2 million Qualifying Offer)
Derek Fisher, Oklahoma City Thunder – $3.4 million – Unrestricted
Randy Foye, L.A. Clippers – $4.3 million – Unrestricted
Mo Williams, L.A. Clippers – $8.5 million – Player Option ($8.5 million)
Jonny Flynn, Portland Trail Blazers – $3.4 million – Unrestricted
Keyon Dooling, Boston Celtics – $2.2 million – Unrestricted
Ramon Sessions, L.A. Lakers – $4.3 million – Player Option ($4.6 million)
Jeremy Lin, New York Knicks – $0.8 million – Unrestricted
Baron Davis, New York Knicks – $1.3 million – Unrestricted
Gilbert Arenas, Memphis Grizzlies – $0.4 million – Unrestricted
Delonte West, Dallas Mavericks – $1.1 million – Unrestricted
Ray Allen da yazı çok aktif geçirecek oyuncular arasında bulunuyor.
Shooting Guard:
Eric Gordon, New Orleans Hornets – $3.8 million – Restricted ($5.1 million Qualifying Offer)
O.J. Mayo, Memphis Grizzlies – $5.6 million – Restricted ($7.4 million Qualifying Offer)
Ray Allen, Boston Celtics – $10.0 million – Unrestricted
Landry Fields, New York Knicks – $0.8 million – Unrestricted
Carlos Delfino, Milwaukee Bucks – $3.5 million – Unrestricted
Nick Young, L.A. Clippers – $3.7 million – Unrestricted
Jamal Crawford, Portland Trail Blazers – $5.0 million – Player Option ($5.2 million)
Louis Williams, Philadelphia 76ers – $5.2 million – Early Termination Option ($5.4 million)
J.R Smith, New York Knicks – $1.4 million – Player Option ($2.6 million)
Mickael Pietrus, Boston Celtics – $1.2 million – Unrestricted
Courtney Lee, Houston Rockets – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
Rudy Fernandez, Denver Nuggets – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
DeShawn Stevenson, Brooklyn Nets – $2.5 million – Unrestricted
C.J. Miles, Utah Jazz – $3.7 million – Unrestricted
Shannon Brown, Phoenix Suns – $3.5 million – Unrestricted
Gerald Green, Brooklyn Nets – $0.4 million – Unrestricted
Marco Belinelli, New Orleans Hornets – $3.4 million – Unrestricted
James Anderson, San Antonio Spurs – $1.5 million – Unrestricted
Matt Carroll, Charlotte Bobcats – $3.9 million – Early Termination Option ($3.5 million)
Brandon Rush, Golden State Warriors – $3.0 million – Restricted ($4.1 million Qualifying Offer)
Tracy McGrady, Atlanta Hawks – $1.3 million – Unrestricted
Anthony Parker, Cleveland Cavaliers – $2.3 million – Unrestricted
Michael Redd, Phoenix Suns – $1.3 million – Unrestricted
Nicolas Batum büyük ihtimalle takımında kalacak.
Small Forward:
Gerald Wallace, Brooklyn Nets – $9.5 million – Unrestricted
Nicolas Batum, Portland Trail Blazers – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
Jeff Green, Boston Celtics – $4.5 million – Restricted ($7.2 million Qualifying Offer)
Grant Hill, Phoenix Suns – $6.5 million – Unrestricted
Matt Barnes, L.A. Lakers – $1.9 million – Unrestricted
Andres Nocioni, Philadelphia 76ers – $6.7 million – Unrestricted
Anthony Tolliver, Minnesota Timberwolves – $2.1 million – Unrestricted
Donte’ Greene, Sacramento Kings – $2.0 million – Restricted ($3.0 million Qualifying Offer)
Dahntay Jones, Indiana Pacers – $2.7 million – Player Option ($2.9 million)
DaJuan Summers, New Orleans Hornets – $0.8 million – Unrestricted
Steve Novak, New York Knicks – $1.0 million – Unrestricted
Rasual Butler, Toronto Raptors – $1.2 million – Unrestricted
İki NBA efsanesi, Kevin Garnett ve Tim Duncan'ın takımlarıyla tekrar anlaşması beklenmekte.
Power Forward:
Kevin Garnett, Boston Celtics – $21.2 million – Unrestricted
Tim Duncan, San Antonio Spurs – $21.2 million – Unrestricted
Michael Beasley, Minnesota Timberwolves – $6.3 million – Restricted ($8.2 million Qualifying Offer)
Brandon Bass, Boston Celtics – $4.3 million – Player Option ($4.3 million)
Kris Humphries, Brooklyn Nets – $8.0 million – Unrestricted
Kenyon Martin, L.A. Clippers – $2.5 million – Unrestricted
Carl Landry, New Orleans Hornets – $8.5 million – Unrestricted
J.J. Hickson, Portland Trail Blazers – $2.4 million – Restricted ($3.4 million Qualifying Offer)
Elton Brand, Philadelphia 76ers – $17.1 million – Early Termination Option ($18.2 million)
Antawn Jamison, Cleveland Cavaliers – $15.1 million – Unrestricted
Ryan Anderson, Orlando Magic – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
Anthony Randolph, Minnesota Timberwolves – $2.9 million – Restricted ($4.0 million Qualifying Offer)
Ronny Turiaf, Miami Heat – $4.4 million – Unrestricted
Boris Diaw, San Antonio Spurs – $9.0 million – Unrestricted
Ersan Ilyasova, Milwaukee Bucks – $2.5 million – Unrestricted
Darrell Arthur, Memphis Grizzlies – $2.0 million – Restricted ($3.0 million Qualifying Offer)
Louis Amundson, Indiana Pacers – $2.4 million – Unrestricted
Jason Maxiell, Detroit Pistons – $5.0 million – Player Option ($5.0 million)
Jordan Hill, L.A. Lakers – $2.9 million – Unrestricted
Roy Hibbert da piyasının gözde isimlerinden. Celtics'in yolunu tutması ihtimali kulislerde konuşuluyor.
Center:
Roy Hibbert, Indiana Pacers – $2.6 million – Restricted ($3.7 million Qualifying Offer)
Brook Lopez, Brooklyn Nets – $3.1 million – Restricted ($4.2 million Qualifying Offer)
Chris Kaman, New Orleans Hornets – $12.7 million – Unrestricted
JaVale McGee, Denver Nuggets – $2.5 million – Restricted ($3.5 million Qualifying Offer)
Marcus Camby, Houston Rockets – $12.9 million – Unrestricted
Spencer Hawes, Philadelphia 76ers – $4.1 million – Unrestricted
Kwame Brown, Milwaukee Bucks – $6.8 million – Unrestricted
Robin Lopez, Phoenix Suns – $2.8 million – Restricted ($4.0 million Qualifying Offer)
Jermaine O’Neal, Boston Celtics – $6.2 million – Unrestricted
Nazr Mohammed, Oklahoma City Thunder – $3.8 million – Unrestricted
Omer Asik, Chicago Bulls – $1.9 million – Unrestricted
Semih Erden, Cleveland Cavaliers – $0.8 million – Unrestricted
Ben Wallace, Detroit Pistons – $2.2 million – Unrestricted
Mehmet Okur, Portland Trail Blazers – $10.9 million – Unrestricted
Greg Oden, Portland Trail Blazers – $1.5 million – Unrestricted
Michael Beasley'nin talipleri de oldukça fazla.
Bunlar dışında da oyuncular var ama pek göz önünde olacaklarını söyleyemem. Çoğu seçilmeyecek belki de o isimlerin tekrardan. Genel olarak ön planda olan oyuncular bunlar. Biraz da bazılarıyla ilgili dedikodulara göz atmayı planlıyorum başka bir yazıda. Kısaca göz atacak olursak ama;
*** Steve Nash'in Miami Heat yolunu tutması çok muhtemel bir senaryo. Eğer olursa seneye şampiyonluğun en ama en büyük adayı Heat olacak. Nash-Wade-Lebron-Bosh-X. 4 kişi bile çıkmaları yeterli olabilir sahaya. Bir diğer dedikodu da Dallas'ın yolunu tutup Nowitzki ile beraber oynaması durumu. Üçüncü senaryo ise kendi takımında kalması, bence ilk iki senaryodan birinin olması gerek çünkü Nash'in yüzüksüz ayrılması üzücü olur. Orlando Magic ve New York Knicks de ihtimaller dahilinde.
*** Tim Duncan hakkında tek senaryo var, o da Spurs ile devam etmesi. Onun dışında herhangi bir şey çok çok büyük sürpriz olur.
*** Michael Beasley'e de 3 takım talip; Golden State Warriors, Milwaukee Bucks, Sacramento Kings.
*** Ray Allen'a Los Angeles Clippers ve Chicago Bulls talip, ama Clippers'a çok daha yakın.
Şimdilik tüm dedikodulardan bahsetmiyorum ve diğer yazıya saklıyorum. Hem biraz daha net bilgiler elde etmiş olurum ve daha sağlıklı fikirler yürütülebilir böylece.
Jeremy Lin'in de nasıl bir yaz sezonu geçireceği, hangi takımın formasını giyeceği merak konusu.
Not: Sayfanın üst yan tarafında gördüğünüz anketimize oy vermeyin unutmayın.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. NBA ile ilgili paylaşmak istediğiniz fikir ve yorumlarınızı da ulaştırırsanız (serilerin yorumu gibi), blogda isminizle yayınlanacaktır. Herkese iyi günler.
Bu sezonun artık sonuna yaklaştık. Geriye en fazla 5 maç kaldı. Eğer 7. maça kalırsa Miami Heat - Oklahoma City Thunder serisi, son maç ayın 26sında oynanacak. 28 Haziran'da da, yani 2 gün sonrasında draft düzenlenecek. 3 gün sonra ise Free Agent sezonu başlamış olacak. Bu sezon FA olacak bir çok oyuncu var, piyasa çok hareketli. Özellikle bazı yıldızlar var ki, onların nerelere gideceği büyük merak konusu. Tabi FA oyuncular dışında normal takaslar da yapılacağından çok hareketli günlere girmiş bulunmaktayız şimdiden. Bu yazıda mevkilerinde ön planda olan ve FA olacak oyunculara göz atacağız biraz. Burda bilmek gereken bir kaç terim de var, hemen onları söyleyeyim:
Oyuncu Opsiyonu: Sözleşmede bu opsiyon yazıyorsa oyuncu kararını tamamen kendi veriyor. Takımında kalmak isterse belirtilen ücretle oynamaya devam ediyor. (Player Option)
Takım Opsiyonu: Sözleşmede bu opsiyon yazıyorsa oyuncunun geleceği takımın kararına bağlı oluyor. Eğer takım oyuncuyu tutmak isterse belirtilen ücretle yeniden anlaşma sağlanıyor. (Team Option)
Sınırlı Free Agent: Eğer bir oyuncunun sözleşmesinde bu ibare bulunuyorsa oyuncu serbest kalabiliyor. Ama durum biraz farklı, mesela başka takımlardan gelen teklifleri o an bulunduğu takım karşılayabilirse oyuncu o takımdan ayrılamıyor. Yani takım çok büyük maaş verebilecek bütçeye sahipse oyuncunun takımdan ayrılması mümkün değil. (Restricted Free Agent) (Unrestricted Free Agent ise sınırsız, yani normal free agent tamamen serbest, sözleşmesi bitmiş)
Early Termination Option: Kısaca ETO, oyuncu kontratını erkenden feshedebilme yetkisine sahip oluyor.
Bu yaz ne yapacağı en çok merak konusu olan oyunculardan biri de Steve Nash.
Şimdi mevki mevki önemli oyunculara göz atalım FA piyasasında:
Point Guard:
Deron Williams, Brooklyn Nets – $16.4 million – Player Option ($17.8 million)
Steve Nash, Phoenix Suns – $11.7 million – Unrestricted
Aaron Brooks, Phoenix Suns – $2.0 million – Restricted ($3.0 million Qualifying Offer)
Raymond Felton, Portland Trail Blazers – $7.6 million – Unrestricted
Kirk Hinrich, Atlanta Hawks – $8.0 million – Unrestricted
Jason Kidd, Dallas Mavericks – $8.6 million – Unrestricted
Andre Miller, Denver Nuggets – $7.8 million – Unrestricted
Chauncey Billups, L.A. Clippers – $2.0 million – Unrestricted
Jameer Nelson, Orlando Magic – $7.8 million – Player Option ($7.8 million)
D.J. Augustin, Charlotte Bobcats – $3.2 million – Restricted ($4.4 million Qualifying Offer)
Jason Terry, Dallas Mavericks – $10.7 million – Unrestricted
George Hill, Indiana Pacers – $2.1 million – Restricted ($3.1 million Qualifying Offer)
Jordan Farmar, Brooklyn Nets – $4.0 million – Player Option ($4.3 million)
Leandro Barbosa, Indiana Pacers – $7.6 million – Unrestricted
Goran Dragic, Houston Rockets – $2.1 million – Unrestricted
Jerryd Bayless, Toronto Raptors – $3.0 million – Restricted ($4.2 million Qualifying Offer)
Derek Fisher, Oklahoma City Thunder – $3.4 million – Unrestricted
Randy Foye, L.A. Clippers – $4.3 million – Unrestricted
Mo Williams, L.A. Clippers – $8.5 million – Player Option ($8.5 million)
Jonny Flynn, Portland Trail Blazers – $3.4 million – Unrestricted
Keyon Dooling, Boston Celtics – $2.2 million – Unrestricted
Ramon Sessions, L.A. Lakers – $4.3 million – Player Option ($4.6 million)
Jeremy Lin, New York Knicks – $0.8 million – Unrestricted
Baron Davis, New York Knicks – $1.3 million – Unrestricted
Gilbert Arenas, Memphis Grizzlies – $0.4 million – Unrestricted
Delonte West, Dallas Mavericks – $1.1 million – Unrestricted
Ray Allen da yazı çok aktif geçirecek oyuncular arasında bulunuyor.
Shooting Guard:
Eric Gordon, New Orleans Hornets – $3.8 million – Restricted ($5.1 million Qualifying Offer)
O.J. Mayo, Memphis Grizzlies – $5.6 million – Restricted ($7.4 million Qualifying Offer)
Ray Allen, Boston Celtics – $10.0 million – Unrestricted
Landry Fields, New York Knicks – $0.8 million – Unrestricted
Carlos Delfino, Milwaukee Bucks – $3.5 million – Unrestricted
Nick Young, L.A. Clippers – $3.7 million – Unrestricted
Jamal Crawford, Portland Trail Blazers – $5.0 million – Player Option ($5.2 million)
Louis Williams, Philadelphia 76ers – $5.2 million – Early Termination Option ($5.4 million)
J.R Smith, New York Knicks – $1.4 million – Player Option ($2.6 million)
Mickael Pietrus, Boston Celtics – $1.2 million – Unrestricted
Courtney Lee, Houston Rockets – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
Rudy Fernandez, Denver Nuggets – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
DeShawn Stevenson, Brooklyn Nets – $2.5 million – Unrestricted
C.J. Miles, Utah Jazz – $3.7 million – Unrestricted
Shannon Brown, Phoenix Suns – $3.5 million – Unrestricted
Gerald Green, Brooklyn Nets – $0.4 million – Unrestricted
Marco Belinelli, New Orleans Hornets – $3.4 million – Unrestricted
James Anderson, San Antonio Spurs – $1.5 million – Unrestricted
Matt Carroll, Charlotte Bobcats – $3.9 million – Early Termination Option ($3.5 million)
Brandon Rush, Golden State Warriors – $3.0 million – Restricted ($4.1 million Qualifying Offer)
Tracy McGrady, Atlanta Hawks – $1.3 million – Unrestricted
Anthony Parker, Cleveland Cavaliers – $2.3 million – Unrestricted
Michael Redd, Phoenix Suns – $1.3 million – Unrestricted
Nicolas Batum büyük ihtimalle takımında kalacak.
Small Forward:
Gerald Wallace, Brooklyn Nets – $9.5 million – Unrestricted
Nicolas Batum, Portland Trail Blazers – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
Jeff Green, Boston Celtics – $4.5 million – Restricted ($7.2 million Qualifying Offer)
Grant Hill, Phoenix Suns – $6.5 million – Unrestricted
Matt Barnes, L.A. Lakers – $1.9 million – Unrestricted
Andres Nocioni, Philadelphia 76ers – $6.7 million – Unrestricted
Anthony Tolliver, Minnesota Timberwolves – $2.1 million – Unrestricted
Donte’ Greene, Sacramento Kings – $2.0 million – Restricted ($3.0 million Qualifying Offer)
Dahntay Jones, Indiana Pacers – $2.7 million – Player Option ($2.9 million)
DaJuan Summers, New Orleans Hornets – $0.8 million – Unrestricted
Steve Novak, New York Knicks – $1.0 million – Unrestricted
Rasual Butler, Toronto Raptors – $1.2 million – Unrestricted
İki NBA efsanesi, Kevin Garnett ve Tim Duncan'ın takımlarıyla tekrar anlaşması beklenmekte.
Power Forward:
Kevin Garnett, Boston Celtics – $21.2 million – Unrestricted
Tim Duncan, San Antonio Spurs – $21.2 million – Unrestricted
Michael Beasley, Minnesota Timberwolves – $6.3 million – Restricted ($8.2 million Qualifying Offer)
Brandon Bass, Boston Celtics – $4.3 million – Player Option ($4.3 million)
Kris Humphries, Brooklyn Nets – $8.0 million – Unrestricted
Kenyon Martin, L.A. Clippers – $2.5 million – Unrestricted
Carl Landry, New Orleans Hornets – $8.5 million – Unrestricted
J.J. Hickson, Portland Trail Blazers – $2.4 million – Restricted ($3.4 million Qualifying Offer)
Elton Brand, Philadelphia 76ers – $17.1 million – Early Termination Option ($18.2 million)
Antawn Jamison, Cleveland Cavaliers – $15.1 million – Unrestricted
Ryan Anderson, Orlando Magic – $2.2 million – Restricted ($3.2 million Qualifying Offer)
Anthony Randolph, Minnesota Timberwolves – $2.9 million – Restricted ($4.0 million Qualifying Offer)
Ronny Turiaf, Miami Heat – $4.4 million – Unrestricted
Boris Diaw, San Antonio Spurs – $9.0 million – Unrestricted
Ersan Ilyasova, Milwaukee Bucks – $2.5 million – Unrestricted
Darrell Arthur, Memphis Grizzlies – $2.0 million – Restricted ($3.0 million Qualifying Offer)
Louis Amundson, Indiana Pacers – $2.4 million – Unrestricted
Jason Maxiell, Detroit Pistons – $5.0 million – Player Option ($5.0 million)
Jordan Hill, L.A. Lakers – $2.9 million – Unrestricted
Roy Hibbert da piyasının gözde isimlerinden. Celtics'in yolunu tutması ihtimali kulislerde konuşuluyor.
Center:
Roy Hibbert, Indiana Pacers – $2.6 million – Restricted ($3.7 million Qualifying Offer)
Brook Lopez, Brooklyn Nets – $3.1 million – Restricted ($4.2 million Qualifying Offer)
Chris Kaman, New Orleans Hornets – $12.7 million – Unrestricted
JaVale McGee, Denver Nuggets – $2.5 million – Restricted ($3.5 million Qualifying Offer)
Marcus Camby, Houston Rockets – $12.9 million – Unrestricted
Spencer Hawes, Philadelphia 76ers – $4.1 million – Unrestricted
Kwame Brown, Milwaukee Bucks – $6.8 million – Unrestricted
Robin Lopez, Phoenix Suns – $2.8 million – Restricted ($4.0 million Qualifying Offer)
Jermaine O’Neal, Boston Celtics – $6.2 million – Unrestricted
Nazr Mohammed, Oklahoma City Thunder – $3.8 million – Unrestricted
Omer Asik, Chicago Bulls – $1.9 million – Unrestricted
Semih Erden, Cleveland Cavaliers – $0.8 million – Unrestricted
Ben Wallace, Detroit Pistons – $2.2 million – Unrestricted
Mehmet Okur, Portland Trail Blazers – $10.9 million – Unrestricted
Greg Oden, Portland Trail Blazers – $1.5 million – Unrestricted
Michael Beasley'nin talipleri de oldukça fazla.
Bunlar dışında da oyuncular var ama pek göz önünde olacaklarını söyleyemem. Çoğu seçilmeyecek belki de o isimlerin tekrardan. Genel olarak ön planda olan oyuncular bunlar. Biraz da bazılarıyla ilgili dedikodulara göz atmayı planlıyorum başka bir yazıda. Kısaca göz atacak olursak ama;
*** Steve Nash'in Miami Heat yolunu tutması çok muhtemel bir senaryo. Eğer olursa seneye şampiyonluğun en ama en büyük adayı Heat olacak. Nash-Wade-Lebron-Bosh-X. 4 kişi bile çıkmaları yeterli olabilir sahaya. Bir diğer dedikodu da Dallas'ın yolunu tutup Nowitzki ile beraber oynaması durumu. Üçüncü senaryo ise kendi takımında kalması, bence ilk iki senaryodan birinin olması gerek çünkü Nash'in yüzüksüz ayrılması üzücü olur. Orlando Magic ve New York Knicks de ihtimaller dahilinde.
*** Tim Duncan hakkında tek senaryo var, o da Spurs ile devam etmesi. Onun dışında herhangi bir şey çok çok büyük sürpriz olur.
*** Michael Beasley'e de 3 takım talip; Golden State Warriors, Milwaukee Bucks, Sacramento Kings.
*** Ray Allen'a Los Angeles Clippers ve Chicago Bulls talip, ama Clippers'a çok daha yakın.
Şimdilik tüm dedikodulardan bahsetmiyorum ve diğer yazıya saklıyorum. Hem biraz daha net bilgiler elde etmiş olurum ve daha sağlıklı fikirler yürütülebilir böylece.
Jeremy Lin'in de nasıl bir yaz sezonu geçireceği, hangi takımın formasını giyeceği merak konusu.
Not: Sayfanın üst yan tarafında gördüğünüz anketimize oy vermeyin unutmayın.
Blog yazarına ulaşmak için: " http://twitter.com/#!/eraykskci "
Gün içerisinde sorularınızı ve önerilerinizi bu twitter adresinden bana ulaştırabilirsiniz. NBA ile ilgili paylaşmak istediğiniz fikir ve yorumlarınızı da ulaştırırsanız (serilerin yorumu gibi), blogda isminizle yayınlanacaktır. Herkese iyi günler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















































